Gazibey Köyü Sivas
 
  ANA SAYFA
  VİDEOLAR
  RESİMLERİMİZZZ
  TÜRKÜLER
  GAZİBEY TV.
  KÖYÜMÜZDEN HABERLER
  ZİYARETÇİ DEFTERİ
  KÖYÜMÜZ HAKKINDA HERŞEY
  => Elbeyliler
  => Coğrafi Yapı ve İklimi
  => Gelenek ve Göreneklerimiz
  => SAVAŞ HATIRALARI
  => Yemeklerimiz
  => Köyümüzün İlkleri
  => Şehit ve Gazilerimiz
  => GEÇMİŞTEKİLERİMİZ
  => Gazibey Köyü Şehit Davut TOY. İköğretim okulu
  İŞTE GÖNDERİLEN ŞİİRLER
  ANKETLER
  MÜZİK ODASI
  ŞEHRİMİZ SİVAS
  ŞARKIŞLA FOTOĞRAFLARI
  KANGAL KÖPEĞİ
  İLGİNÇ BİLGİLER
  BİLİM-KÜLTÜR-SANAT
  DİNİ İÇERİKLER
  EĞLENCE
  İletişim
  GAZETELER
  Gazete
  HAVA DURUMU
 
  SİVASSPOR
 
  GALATASARAY
  FENERBAHÇE
  BEŞİKTAŞ
  DÖVİZ KURU
 
  Sayaç
  ...
SAVAŞ HATIRALARI

 
HACI ÇAVUŞUN RUS CEPHESİ ANISI    :

 Anlatan  :  Hasan  Çavuş  (  1336  -  1998  )
       Rahmetli emmim şöyle anlatırdı :
                          "Sarıkamış'ta  bizim karaboğaz gibi bir boğaz. Biz boğaza varınca topu kurup mevzilendik. Asker siper kazmaya başladı. Boğazın öteki ucunda Rus ordusunun olduğu söyleniyordu. Bu boğazdan geçmeleri gerekiyormuş. Bu yüzden bizim ordu çarçabuk hazırlık yapıyordu. Gece gündüz boğazı gözetliyor, hazır kıt'a bekliyorduk. Zaten günlerce yol gelmiş, aç susuz  perişan olmuştuk. Rus ordusu bir türlü boğaza girmiyordu. Bir gece emir gereği bizim tabura mevzilerden geri çekilme emri gelmiş. Taburda alel acele geri çekilmiş. O yorgunluk ve uykusuzluk yüzünden biz ise gece ne kadar dalmışsak hiç haberimiz olmadı.   Şarkışla'nın Orta Köyünden Şevki onbaşı ile orada kalmışız. Şevki nişancıydı. Ben topçu çavuşu Osman oğlu Hacı Çavuş, nişancı Şevki Onbaşı iki kişi. Meğer o gecenin sabahına karşı Rus ordusu taarruza kalkacakmış. Bizimkilerde mevzileri hem güçlendirmek , hem de iyi bir yer tutmak için geri çekilmişler. Güneş doğarken Rus ordusunun bize doğru hareketini görmüştük. İkimizde topta çok ustaydık. Hele ben  Gözüm yumuk kamayı takıp çıkarmama rağmen elim ayağım dolaştı kamayı çıkaramadım. Kamayı çıkarıp kaçacaktık. Öyle ya kamasız top Rusların işine yaramayacaktı. Çünkü bize öyle öğretmişlerdi. O kadar uğraştık kama yerinden çıkmadı. Gerçi cephanemizde epey vardı. Bu arada Şevki bana yiğitlik verdi. Kaçacağımız yere topu düşmana çevirerek ya devlet başa , ya kuzgun leşe dedik. Bir sağ cenaha, bir sol cenaha bir ortaya , bir uzun , bir kısa , topu ateşlemeye başladık . Allah'tan başka sığınacak hiç kimsemiz yoktu. Bu arada bizim ordu geri çekilmiş boğazın hakim tepelerine yerleşmiş. Komutanlar bizim topçu ateşini görünce Niyazi yüzbaşı yoklama istemiş , bizim olmadığımızı anlamışlar ama ara epey uzak. Bir tepeden dürbünle bizi seyre başlamışlar. Bizim aralıksız topçu ateşimiz, toplu olarak gelen Rus alayına tam isabet etmişti. Bir boğazın bir ucunda biz, diğer ucunda gelen Rus askerleri. Bu durumu görünce  bizim komutanlar hücum emrini vermişler. Mermimiz bitmeden yetiştiler. Bizim topçu ateşi, alınan yakalanan Rus alayını şaşırtmıştı. Neye uğradığını bilemeyen Rus askerleri pürem pürem kaçışıyordu. Ordumuz, Rus alayını bu vaziyette kaşla göz arasında Allah'ın izniyle esir etmeyi başardı.  Boğazın karşımızdaki çıkış tarafı Selim ovasıymış. Baktık ki  koskoca ova al kırmızı renklere bürünmüş vaziyette insanlarla dolu görünüyordu. Sanki düğün varmış gibiydi. Çoğumuz zannediyorduk ki bizim Rusları esir aldığımızı duyanlar sevinç gösterisi yapıyorlardı. Ama bu kadar çabuk nasıl duymuş olabilirlerdi ki.  Ovaya indik ki görünen insanlar Türk kadın ve kızlarıymış. Hepsini acımadan kazığa oturtmuşlar, hamile kadınların karınlarını yararak çocukları bile karından dışarı çıkarmışlar. " der  saatlerce ağlardı. " Koskoca Rus alayından 71 kişi esir aldık. Aldığımız esirlere ovadaki bu vahşeti gösterdik. "  Bu savaştan sonra üstün madalya nişanı  aldım. Diyerek bize yıllarca anlatır ve ağlardı. Ruhu şad olsun.

 

 


 

İBOGİLİN GAZİ MEHMET'İN BULGAR CEPHE ANISI
Osman  YILMAZ  (  Sivas Merkez GAZİBEY Köyü. ( 1329  Rûmi  - 1975  Miladi)
Hasan Basri GÜZELDAĞ ( Sivas Merkez GAZİBEY Köyü . (  1336 Rûmi - 1998 Miladi )
Hasan ÇETİNDAĞ  (  Sivas Merkez GAZİBEY Köyü. 1924 Doğumlu.)

      Babam rahmetli Balkan savaşına katıldığı anılarını bana şöyle anlatmıştı. Aklımda kalanları aynen aktarıyorum.
      Yıl 1911  Devleti Osmaniye Balkan Savaşına girmek zorunda kalmıştı.. Savaş Balkanlardaki karışıklık nedeni ile çıkmış. Babamgil  köyde harman ve hasatla uğraşıyormuş. Anadolu'nun bir çok yöresinde olduğu gibi babamı da savaşa katılmak üzere askere çağırmışlar. Babam ve anam yeni nişanlanmışlar. Savaş çıkmasaymış o kış düğünleri olacakmış. 

Rahmetli  Derdi ki ;
       "Kumandanlarımız savaşın nasıl çıktığını , ne kadar haklı olduğumuzu, cephede bize şöyle anlattılar.
      1911 yılında İtalyanların Trablusgarp'a asker çıkarması üzerine Osmanlı Devleti ister istemez savaşa girmek zorunda kalmış. Bu durumdan faydalanmak isteyen Sırpistan, Karadağ, Yunanistan ve Bulgaristan devletleri Osmanlı Devletinin elinde olan Balkan topraklarını almak için birleşerek Osmanlı devletinin üzerine yürümüşler.  
      Bu olay üzerine bizi askere çağırmışlardı.
      Bizi ilkin Sivas'ta toplayıp bir süre talime tabi tuttular. Tüfenk kullanmayı falan öğrettiler. Talim bitince de yola çıktık. Kaç gece kaç gündüz gittiğimizi bilmiyorum. Yol boyunca Şarkışla'nın Burnukara Köyünden Hanifi Çavuşla, bir de Sivas Merkez Tatlıcak  köyünden  Ali Çavuşla tanıştım. Sivas'taki eğitim sırasında onlara çavuşluk rütbesi verilmişti.
       Samsun'a geldik dediler. Oradan da gemilerle Rumeli'ye geçecekmişiz. Bir süre de burada kaldık. Diğer şehirlerden gelen askerlerle birlikte gemilere bindirdiler. Ömrümde ilk defa bir deniz gördüm . Der di. Tabi gemiye de ilk defa binmiş. Sonra anlatmaya devam ederdi.
      Gemi bir limana yanaşarak bizi indirdiler. Yine orada bir toplanma yeri oluşturdular. Burası Doğu Rumeli Komutanlığı karargahına bağlı toplanma yeriymiş. Baş kumandana Abdullah Paşa diyorlardı. Bir kez orduyu gezerken görmüştüm. Ama hiç konuşamadım. Burada bir hafta kadar hem dinlendik hem de ordu hazırlıklarını tamamladı. Bir sabah erkenden yola çıktık.  Bulgarlarla savaşacağımızı burada öğrendik. Düzgün bir orduları yokmuş . Çete usulü ile savaşıyorlarmış. Bizi de tabur tabur ayırdılar. Bizim tabur dar bir arazide ilerliyordu. Epey gitmiştik. Ne çete karşımıza çıkıyordu ne de ordu vardı. İçinden geçtiğimiz köylerin bazıları Türk, bazıları da Bulgar köyleriydi. İki gün boyunca yürümüştük. Geniş bir bölgede konaklamaya karar verdiler. Yiyecek ve içeceklerimiz boldu. Hava çok soğuktu. Ekim ayının 22 sini 23 üçe bağlayan geceydi. Az mı uyuduk çok mu uyuduk bilmiyorum. Gecenin bir vaktinde hücum borusu çalmaya başladı. Neye uğradığımızı şaşırmıştık. Düşman ani baskın vermişti. O karışıklıktan sonra bir daha Burnukara'lı Hanifi çavuşu görmedim. Gece Tatlıcak'lı Ali Çavuşla beraber savaşıyorduk. Aynı siperdeydik. Hiç unutmuyorum. O gece 8 veya 9 tane Bulgar askerini süngüleyerek öldürmüştüm. Uzun süreli yol yorgunluğu ve uykusuzluk tüm askeri zayıf düşürmüştü. Sabaha karşı bizim komutanlar teslim olmuşlardı. Önce çok kızmıştık. Gün ağarınca gördük ki etrafımız çok kalabalık bir Bulgar Ordusu ile çevrilmişti. Tabiri caizse tuzağa düşmüştük. Ellerimizi urganlarla bağladılar. Hepimizi urgana dizmişlerdi. Bize kan kusuyor, hayvanmışız gibi muamele yapıyorlardı. Hem yürüyoruz hem de sürekli dipçik yiyor ve hem de bozuk Türkçeleri ile sin kaflı küfürlere maruz kalıyorduk. Ali Çavuşla yan yana idik. Geçtiğimiz Bulgar köylerinde zafer çığlıkları altında aşağılanıyorduk. Öyle ya 600 yıllık bir devletin bir tabur askerini esir almışlardı. Bu onlar için büyük bir zaferdi. İçinden geçtiğimiz bazı köyler ise bomboştu. Buralar baskı ve zulümden boşalan Türk köyleriymiş. Hiç durmadan birkaç gün yürüdük. Bazı yaralılar dayanamıyor, baygınlık geçiriyorlardı. Bayılanı kaldırıp atıyorlardı. Eğer halen sağsa acımadan kurşunluyorlardı. Gündüzleri yürüyor, geceleri de konaklıyorduk. Sürekli ıssız dağ yollarından gidiyorduk. Büyük bir şehrin yakınlarında yaklaşık 20 veya 25 gün konakladık. Hemen hemen günde bir öğün yemek veriyorlardı. Verdikleri de yenir yutulur cinsinden de değildi. Askerimiz hem açlıktan hem kötü muamele ve işkencelerden telef oluyordu. Aşağı yukarı her gün bir veya iki kişi ölüyordu. Ölen Türk askerlerini de rastgele gömüyorlar, bazılarını da nereye bilmiyorum alıp götürüyorlardı. Kış iyice bastırmıştı. Esirleri tekrar toplayıp bizi yine yola vurdular. Kaç gün gittiğimizi hatırlamıyorum. Tahminen Zemherinin onbeşiydi. Büyük bir ırmağın kenarına geldik. İki üç gün orada kaldık.    

       Gün sağalmış akşam oluyordu. Üstümüz başımız itilip kakılmaktan ıslak ve çamur , çeke çeke yırtılmaktan da perişan haldeydi. Yanılmıyorsam Zemherinin 18 ve 19 . cu günleriydi. İliklerimizi bile donduran o buz gibi havada ırmağın kenarına bizi getirdiler. Akşam üstü yaklaşık 500 Türk askerini zorla , üzerinde buz kütleleri yüzen ırmağın içine soktular. Tüm asker zangır zangır titriyor, bazıları şahadet getiriyorlardı. Bulgarlar bizi ırmaktan çıkaracak gibi görünmüyorlardı. Tam gırtlağımıza kadar suyun içindeydik. Bazılarının takati kesiliyor kendini suyun akışına bırakıyordu. Hepimiz urganla birbirimize bağlı olduğumuz için kendini bırakanların bazılarının suyun üzerinde hareketsiz duruşlarından ruhu teslim ettiklerini hissediyorduk. Bu kadar işkenceye rağmen kafire hiç boyun eğmedik. Hiçbir Türk askeri aman dilemedi. Neçe sonra bizi sudan çıkardılar. Ama yürüyemiyorduk. Üstümüzdeki yırtık pırtık elbiseler buz tutmuş vücudumuzun birçok yeri donmaya başlamıştı.
       Bizi zorlayı zorlayı bir ağıla doldurdular. Sabaha kadar gövdelerimizi ovarak cana getirmeye çalıştık. O sabah 25 askerin sağ kaldığını fark ettik. O anki üzüntümü ömrüm boyu unutmadım. Sağ kalan askerleri ikişer üçer çiftliklere dağıttılar.
       Bizi götürdükleri yer ordularının atlarına yem hazırlayan büyük bir çiftlikmiş. Yaklaşık 2 yıl boyunca orada esir olarak çalıştık. Biz  4 kişiydik. Ben , Ali Çavuş, Merzifon'lu Ömer onbaşı ve Adanalı Hüseyin'di. Bir süre sonra Ömer Onbaşı ile Adanalı Hüseyin'i başka bir yere yollamışlardı.
       Bulgarlar bir ara büyük bir savaştan bahsetmeye başladılar. Ortalık karışmış gibi görünüyordu. Bu sıralar da bizi pek önemsemez olmuşlardı. Bir gece Ali Çavuş beraberce kaçalım . Dedi. O gün akşama kadar kaçış planları hazırladık. Gece yarısı Ali Çavuş dışarı çıktı. Bir kişi nöbetçi vardı. Ona sessizce yaklaşıp gırtlağından boğmaya başladı. Ben de hemen fırlayıp silahını kapmıştım. Orada sessizce öldürdük. Daha sonra yavaşça askerlerin yattıkları odanın önüne geldik. İçerde üç kişi daha vardı biri komutanları Dimitri idi. Ben içeri yakacak odun götürür gibi girecektim , onları kontrol ettikten sonra öksürecektim , Ali çavuş da davranmayın diyerek silahı çekip içeri girecek , ben o arada elimdeki odunla kim denk gelirse vurduğumu düşürecektim. Allah bize yardımcı oldu. Kurduğumuz plan aynen yürüdü. Ali çavuş içeri girince ben zaten hazırlanmıştım. Elimdeki sopayla nasıl vurduğumu bilmiyorum , çarptığımı düşürmüşüm. Her vurduğum ölmüş gibiydi. Ne olur, ne olmaz diyerek onları iyice bağladık. Asker elbiselerini biz giydik. Yanımıza da bol miktarda yiyecek ve su aldık. Hurçlara cephane ve tüfenkleri yerleştirdik. İki atın üzerine sardık.  Biz burada at besliyorduk. Burada atlara KAZANA diyorlardı. 30 tane kazanayı da beraber sessizce çiftlikten çıkardık. Mümkün mertebe ve olanca hızla Anadolu topraklarına doğru sabah olmadan varmamız lazım diyerek ilerliyorduk. Gecenin sessizliğinde otuz atın çıkardığı ayak sesinden de çekiniyorduk. Güneş doğmak üzere idi ki önümüzde uzanan ovanın ortasında çadırlar belirmeye başlamıştı.
       Önce tereddüt ettik. Atlardan inip bir süre yaya yürüdük. Uzun süre atlara binmediğimizden kalçalarımız ağrıyordu. Küçük bir tepenin ardından çadırların kime ait olduğunu gözledik. Ay yıldızlı Bayrağımız dalgalanıyordu. O an insan olduğumuzu fark ettim. Ben Türk'üm diyerek koşmak geldi içimden. Gözlerimiz dolmuş, birbirimize sarılarak hıçkıra hıçkıra ağlıyorduk. Öğütleşmiş gibi ikimiz birden yere eğilerek toprakları öpmeye başladık. Daha sonra üstümüzdeki elbiseleri ters çevirip tekrar giydik. Bizi Bulgar askeri sanıp da vurmasınlar diye. Tam bu sırada devriye bize dur çekti.
       Biz Türk olduğumuzu söyleyerek ellerimizi kaldırıp durduk. Bize yine de güvenli olarak yaklaştılar. Silahlarımızı alıp çadırlara getirdiler. Başımızdan geçenleri bir bir anlattık. Kendimizi tanıttıktan sonra  önce yıkadılar. Yaralarımız sarıldı. Üstümüzü değiştirip birkaç gün dinlendirdiler. Getirdiğimiz atları da alıp ordu malı yaptılar. Birkaç gün dinlendikten sonra memleketimize gönderdiler. Biz esir düştüğümüzde Osmanlı Devleti ordusu Bulgar ordusuna yenilmiş, Bulgarlar ta Çatalca'ya kadar işgal etmişler. Bu çadırlarsa Osmanlı ordusunun yeni bir taarruz etmek için toplanma yeri imiş. Daha sonra duyduğuma göre ordumuz büyük bir taarruz ederek Bulgarların elinden 1913 yılında  Kırklareli ve Edirne'yi geri almış. Ben o zaman Yunan cephesindeydim.
       Bir hafta yolculuktan sonra köye gelmiştim. İki yıldır ailemi ve nişanlımı görmemiştim. Düğün etmenin hayali ile yaşıyordum. Ne çare. Bulgar'ların dediği doğruymuş. Büyük bir Dünya savaşı çıkmış. Tam 15 gün sonra beni tekrar askere çağırdılar. Bu sefer  Yunan Cephesiydi.
Tabi tekrar savaşa gitmek üzere Sivas'a geldim. Vatan Sağ Olsun.

       Bu olaylarda adı geçen Tatlıcak köyünden Ali Çavuşun iki oğlunun olduğunu söylerdi. Birinin adı KARA HÜSEYİN, diğerinin adı da HASAN mış. Yaşayanlara Allah'tan  sağlık ve sıhhat, ölmüş olanlara da rahmet diliyoruz. Sizlere minnettarız.     
                
       Bu olayları yaşamış olan Kadıuşağı İbogilin Mehmet 1922 yılında düğün yapabilmiştir. Fadime Hanımla evlenen Mehmet'in iki oğlu ve iki kızı olmuştur. Büyük oğlu Hasan Çetindağ ve küçük oğlu Fevzi Çetindağ  kendisi gibi çiftçidir. Ancak torunları ve onların çocukları o günlerde Mehmet'in düşünemeyeceği kadar yüksek okulları bitirmişlerdir. Torununun biri Devlet Memuru ( Mehmet Çetindağ - Lise mezunu ), diğeri  Tarım Kredi Koop. Bir. Birim müdürü ( Hacı Çetindağ -  Lise mezunu ) olmuşlardır.
       Bunların çocukları ise ; T.C. Karayolları 16. Bölge Müdürlüğünde İnşaat Mühendisi Bölüm Şefi Ahmet Çetindağ ( Gazi Ün. Mezunu ) , M.E.B. Sivas Sabancı Lisesi Müd. Yrd. Şeref Çetindağ  ( iki üniversite mezunu Cum. Ün. Mes.Yük.Okulu ve K.T.Ün. Eğ.Fak. Coğrafya Böl. ) , Arkeolog  Erdal Çetindağ  ( üç üniversite mezunu Cum. Ün. Mes.Yük. okulu , Akdeniz Ün. Otelcilik ve Turizm Yük. Okulu , Anadolu ÜN. Klasik Arkeoloji Böl. Mezunu ) , İnşaat Mühendisi Orhan Çetindağ ( Fırat Ün. İnşaat Müh. Böl. Mezunu ) kızdan torununun oğlu ise  Öğretmen Hacı İsmail Yalçın ( Pamukkale Ün. Eğ.Fak.Sınıf Öğretmenliği Böl. Mezunu.)
       Ne mutlu bu torunlara ki böyle bir Gaziye torun olmuşlar. Ne mutlu İbogilin Gazi Mehmet'e ki böyle torunları var.

MOLLA BEKİR'İN BİR ANISI   :
 
       Osmanlı Devletinin son yıllarında çıkan ve yıkılmasına sebep olan Birinci Dünya Savaşı sıralarında, kurt dumanlı havayı sever cinsinden çevrede eşkiyalar töremiş. Turna dağında da Alıçlı Mahmut namıyla bir gurup eşkıya peydah olmuş.  Bütün çevreyi haraca bağlamışlar.
       Gazibey köyünde, medrese eğitim görmüş Molla Bekir ,  Osmanlı döneminin son , cumhuriyet döneminin ilk muhtarıymış.
           Alıçlı Mahmut namıyla dağlarda dolaşan bu eşkıya gurubu köyü soymak için Molla Bekir'e bir mektup göndermişler.  Mektupta;
           " Bekir gardaş. Biz senin mal ve can emniyetini korumak şartıyla, köyünün zenginlerini şayet izin verirsen gelip soyalım. Belirttiğin isimleri ne zaman dersen alıp dağa kaldıralım. Ne alırsak yarısı sana olsun."  Demişler. ' Molla Bekir bu mektuba şöyle bir cevap yazmış;
              Selam ve sohbetten sonra , " Yalağını korumayan  itin anasını , avradını s….. Ben daha ölmedim. Göbeğinden atan ne kadar eşkıya varsa buyursun."  demiş.
       Bu söz daha sonraki yıllarda deyim olarak halkın ağzına yerleşmiş.

KEL  SALİHİN  OĞLU  AHMET 
Anlatan  :   Süleyman  AVCI  . 1942  Gazibey  doğumlu
       Babam rahmetli Mehmet ağam ( Yalama Meme ) anlatırdı.
       Amcam Ahmet yetişmiş, tığ gibi bir delikanlı olmuş. Gençleri küçük yaşlarda evermek  köylerde adettendir. Dedem Kel Salih de ebemle konuştuktan sonra oğlanı evermek için kız aramaya başlamış.   Köyümüzden Hacı İbişin kızı Emine'yi ailesine yakıştırmış olacak ki beğenip dünür olmuşlar. O yıl harmanlar kalktıktan sonra da anlı şanlı bir düğün kurmuşlar. Davullar zurnalar çalmış, misafirler ağırlanmış, yenilmiş, içilmiş. Güzel Emine bizim eve gelin olarak indirilmiş. Düğünden yaklaşık bir ay sonra;  Yıl 1911 . Balkan savaşları başlamış. Osmanlı Devleti Seferberlik ilan etmiş. Rahmetli amcam da savaşa çağrılmış. Yeni evlendiği Emine'yi evde bırakarak, daha önce hiç bilmediği diyarlara doğru düşmüş yollara Gidiş o gidiş.
   Amcam gittikten dört ay sonra , köye gelen kolluk kuvvetleri amcamın şehit olduğu haberini getirmişler.        Rahmetli dedem, ebem ve ailenin diğer büyükleri feryadı figan içinde ağlaşmışlar. Emine saçlarını yolmuş, feryat etmiş ama nafile. Ne giden gelmiş, ne de başka türlü iyi bir haber. Günler günleri, aylar ayları kovalamış. Evde dul kalan taze gelinden herkes rahatsızlık duymaya başlamış. Ortada çocukta yokmuş. Aradan altı ay geçmiş. Bakmışlar olacak gibi değil. Dedem Kel Salih ebeme " Bak hanım bu böyle olmaz. Elin ağzı torba değil ki büzesin. Millet ileri geri konuşmadan, başım belaya gitmeden Emine'yi babası evine gönderelim. O da cahal bir genç. Başka yetişkin oğlumuz yok ki ona nikah edek. Sen gelinle bir konuş." Demiş. Emine de istemiye istemiye bu duruma razı olmuş olacak ki, komşuların da sözlerinden kurtulmak için bir gece Emine'yi  ve getirdiği çeyizini babasının evine bırakmışlar.
       Yine aradan bir müddet geçmiş. Bu acılar kabuk bağlamaya başladığı günlerde,  Helikgilin Musa Kâ  bir gün güzel Emine'yi oğlu Hurşit'e istemiş. İki aile ve iki genç anlaşmışlar. Kısa bir süre sonra da Emine'yi babasının evinden gelin olarak almışlar. Aradan yıllar geçmiş . 1. Balkan Savaş'ı   bitmiş, 2. Balkan Savaş''ı bitmiş. Ama savaşlar bitmek bilmiyormuş. Bu seferde dünya savaşı çıkmış. Bu savaşlarda köyden bir çok yiğit telef olup gitmiş. Bir çoğunun nerde kaldığı bile bilinmiyormuş. Derken 1. Dünya Savaşı da sona ermiş ama bu seferde Osmanlı toprakları işgal ediliyormuş. İşte tam bu sırada 1918 yılı Eylül ayında Şehit olduğu sanılan  Kel Salih'in oğlu Ahmet  bir ilkindi mehli elinde tahtadan yapılmış bir bavulla çıkagelmiş. Ahmet'i ilk görenler muştulamışlar ailesine.
       Herkesin öldü bildiği ( Devletin bile ) , acısı da küllenen Ahmet köye gelmesin mi? Gelmiş gelmesine de tüm köylü sevinsin mi, ağlasın mı? Ahmet'in anası, babası ve kardeşleri şoka girmişler. Tabi ciğer bu. Ahmet'i görür görmez boylu boyunca sarılmışlar bir bir. Konu komşu gözaydına geliyorlarmış. Her gelene yalvarıyormuş Ahmet'in anası. " Oğlana Emine'den bir şey söylemeyin " diye. Giderken de " Vah yiğidim, bahtı karalım." diyerek iç çekiyorlarmış komşular. Ahmet'se ne olduğunu bilmediğinden savaşlardan söz ediyorlar sanıyormuş. Ordan burdan sohbetler edilmiş. Ahmet nasıl savaştığını, hangi cephede esir düştüğünü ve nasıl kurtulduğunu anlatıyormuş gelenlere. Anlatıyormuş da aklı fikri Emine'deymiş. Çünkü geldi geleli Emine'yi bir türlü ortalıkta dolaşırken göremiyormuş. Gözleri çaktırmadan onu arıyormuş. İzin isteyip dışarı çıkıyor, ağıla, ahıra bakıyormuş. Damın arkasını dolaşıyor Emine'yi bir türlü göremiyormuş. Akşam olmuş. Herkes yatarken Ahmet anasına Emine'yi sormuş. Anası da içinden oğlum bu gün yorgun yatıp dinlensin olanı biteni sabah söyleriz diyerek " Yavrum, guzum " demiş. " Senin geleceğini nerden bilek. Dün babası evine yolladıydım. Sen bu gün yat dinlen ben haber salarım yarin gelir. Anan gurban olsun yavrum " diyerek Ahmet'in boynuna sarılıyormuş. Emine'nin babası evinde olduğunu zanneden Ahmet " Yarin gelir." Diyerek kendine ferahlık veriyormuş. Fakat kimse cesaret edip de yüzüne bir şey söyleyememiş.
       Yol yorgunu olan Ahmet o gece kaygılı da olsa yatmış uyumuş. Ama Kel Salih'le karısını uyku mu tutar hiç. Sabaha kadar tartmışlar düşünmüşler. Bu durumu oğlana nasıl söyleyeceklerini. Sabah erkenden uyanmışlar. Kahvaltıdan sonra Kel Salih oğlunu yanına çağırıp dizinin dibine oturtarak; " Bak oğlum….." deyip, söze başlamış. Ahmet gittikten sonra olan gelişmeleri , benim size anlattığım gibi bir bir anlatmış. Anlatmış, anlatmasına da , Ahmet gönlüne ne anlatacak onu düşünmeye başlamış. İçeri girmiş, dışarı çıkmış ama içindeki ataş dışarı çıkmıyormuş bir türlü. Bu durumu fark eden Kel Salih " Oğlum hiç üzülme. Ben sana istediğin kızı alırım. İste köyün en güzel kızını, iste Tonusun en güzel kızını, istersen git gez bak İlbeylinin en güzel kızını alıyım. Baban gurban olsun yavrum. Ne yapalım Allah'ın takdiri böyleymiş. Ne bilirdik biz. İstersen tüm emlakımı satar Gedik Ovasının ( Şarkışla ) en güzel kızını alırım sana. Hiç üzülme yavrum." Demiş. Ama Ahmet'in aklından Emine bir türlü çıkmıyormuş.  Öyle ya hele ki aynı köyün içinde  Emine'yi başkasının kapısında görünce ne yapacağım ben diye düşünüyormuş. Çok tartmış danışmış kendi kendine. Bir hesaba getirememiş. En sonunda; " Bak baba " diyerek…. O da söze başlamış.
       " Köyde Emine'yi gördükçe dayanamam, Emine o kapıya girip çıktıkça ben görürsem ölürüm baba,  bu yara Yunan kurşunundan da, Bulgar mermisinden de çok ağır oldu, bunu hazmedemem, bir delilik yaparım. en iyisi bu memleketi terk etmek. Hakkınızı helal edin. Beni yine savaşlarda öldü bilin."  deyip valizini toplamaya başlamış. Anası bir yandan, babası ve amcaları bir yandan koluna kanadına sarıldılarsa da fayda etmemiş. Ertesi gün Ahmet geldiği gibi izi belli olmayan bir tarafa doğru çekip gitmiş. Emine'yi tekrar görmemiş ki anılarım ölmesin diye.
       Gidiş o gidiş. Ahmet'ten daha ne haber gelmiş, ne selam. Gelmemiş ama acısı koca köyü yıllardır yakıp kavurmuş. Ahmet'in köyden ayrılmasından bir gün sonra bir acılı haber daha gelmiş köye. Bu seferde Ahmet'in küçük kardeşi Hamza, Irak cephesinden dönerken Dicle ırmağına düşerek şehit olmuş. Zavallı Kel Salih bu olaylara dayanamamış. Kısa bir süre sonrada inme inmiş ( felç) yatağa düşmüş. Anası dayanamamış bu acılara üç  ay sonra vefat etmiş. Kel Salih uzun yıllar hasta yatmış . Bizde bu olayda adı geçen herkese yüce Mevla'dan rahmet diliyor, bu vatanın kurtarılması için nelerin feda edildiğini siz değerli okuyucularımızın taktirlerine sunuyoruz. Allah bir daha böyle savaş ve olaylarla Milletimizi  karşılaştırmasın.    
Ahmet giderken anası saçını başını yolarak şu türküyü dizmiş ardından. Bu türkü milletin özünde ve zihninde bu anılarla birlikte söylenerek yaşamış ve bu güne kadar gelmiş. Türkünün ve bu olayların  derlenmesinde kaynak kişi olan , olayda adı geçen Ahmet'in kardeşinin torunu Süleyman Avcı'ya ve Döndü Çetindağ'a, Zeynep Geyik'e teşekkürlerimi bir borç bilirim.

 
Kaynak: Bekir Güzeldağ
 


 
 
MUSTAFA ŞAHİN  
 


.com


DUYURU PANOMUZ


AĞAÇ DİKME ÇALIŞMALARI ÇOK GÜZEL ŞEKİLDE YAPILDI...


- ARKADAŞLAR SİTEYE RESİM GÖNDEREBİLİRSİNİZ. MSN ÜZERİNDEN muuglaa@hotmail.com ADRESİNDEN GÖNDERİNİZ. AYRICA RESİMLER SAYFASINDAN SİTEYE ÜYE OLARAK DA GÖNDEREBİLİRSİNİZ TEŞEKKÜRLER



İÇERİKLERİMİZ GÜNCELLENMEKTEDİR..



- AĞAÇ DİKME FESTİVALİ BAŞLADI..




ZİYARETÇİ DEFTERİNE NOT BIRAKABİLİRSİNİZ

 
Reklam  
   
DİİİİKKKKAAAATTTT  
  MÜÜÜÜZZİİİİİİKKKK  
GÜNÜN SÖZÜ VE BİLMECE  
   
HAFTANIN ŞİİRİ  
  Benden selam olsun Bolu Beyi' ne



Benden selam olsun Bolu Beyi' ne
Çıkıp su dağlara yaslanmalıdır.
Ok gıcırtısından kalkan sesinden
Dağlar seda verip seslenmelidir.

Düşman geldi tabur tabur dizildi
Alnımıza kara yazı yazıldı.
Tüfek icat oldu mertlik bozuldu
Eğri kılıç kında paslanmalıdır.

Köroğlu düşer mi yine sanından,
Ayırır çoğunu er meydanından,
Kırat köpüğünden , düşman kanından
Çevrem dolup şalvar ıslanmalıdır.
.

Köroğlu



 
bugün 2 ziyaretçi (24 klik) KİŞİ burdaydı!
=> Sen de ücretsiz bir internet sitesi kurmak ister misin? O zaman burayı tıkla! <=
tütüne son