Gazibey Köyü Sivas
 
  ANA SAYFA
  VİDEOLAR
  RESİMLERİMİZZZ
  TÜRKÜLER
  GAZİBEY TV.
  KÖYÜMÜZDEN HABERLER
  ZİYARETÇİ DEFTERİ
  KÖYÜMÜZ HAKKINDA HERŞEY
  İŞTE GÖNDERİLEN ŞİİRLER
  ANKETLER
  MÜZİK ODASI
  ŞEHRİMİZ SİVAS
  ŞARKIŞLA FOTOĞRAFLARI
  KANGAL KÖPEĞİ
  İLGİNÇ BİLGİLER
  => İnsanlarla İlgili Olanlar
  => Bunları biliyor muydunuz ?
  => Hayvanlarla İlgili Olanlar
  => Tarihle İlgili Olanlar
  => Bilim İle İlgili Olanlar
  => Dinle İlgili Olanlar
  => Dünya İle İlgili Olanlar
  => Doğa İle İlgili Olanlar
  => Harflerle İlgili Olanlar
  => Batıl İnançlar İle İlgili Olanlar
  => Komikler
  => En İlginçler
  => Eskilerden Sözler
  => Ünlülerle İlgili Olanlar
  BİLİM-KÜLTÜR-SANAT
  DİNİ İÇERİKLER
  EĞLENCE
  İletişim
  GAZETELER
  Gazete
  HAVA DURUMU
 
  SİVASSPOR
 
  GALATASARAY
  FENERBAHÇE
  BEŞİKTAŞ
  DÖVİZ KURU
 
  Sayaç
  ...
Batıl İnançlar İle İlgili Olanlar
Ay ve Güneş Tutulması


Ay ve Güneş Tutulması
Ay ve güneş tutulmasını hurafeye karıştıranlar çıkmıştır. Nitekim bazı yörelerimizde; Ay ve Güneşin şeytanlar tarafından tutulduğuna inanılmaktadır. Bu nedenle tutulma olayı başlayınca teneke ve davul çalınmakta, bazı yerlerde de silah atılmaktadır. Sebebi ise; şeytan gürültü ve silah sesinden korkarmış. Böylece Ay ve Güneş tutulmaktan kurtulurmuş.
Bir başka inanışa göre de "Ay ve Güneşi melekler götürüp bir danaya teslim ederlermiş, o dana da denize batırırmış. Denize batırılan ay ve güneşi de balıklar yutarmış."
Ayrıca ay ve güneş tutulması ile ilgili olarak şu inançlar da yaygın olarak söylenmektedir.
—Ay ve güneş tutulması kıyamet alametidir.
—Ay ve güneş tutulursa o yıl kıtlık olur.
—Ay ve güneş tutulursa savaş ve karışıklıklar çıkar.
—Ay ve güneş tutulması büyük ve ünlü kişilerin ölümüne işarettir.
Hz. Muhammed (S.A.S)'in oğlu İbrahim, 18 aylık iken ölmüştü. İbrahim'in öldüğü gün Güneş tutulmuştu. Bunu gören halktan bazı kimseler, "Güneş, İbrahim öldüğü için tutuldu" demişlerdi. İşte bu inanç, bu olaya dayanarak ileri sürülmüştür. Oysa ay ve güneş tutulmasının yukarıda iddia edilen olaylarla hiçbir ilgisi yoktur.
Muğire İbn Şu'be (R.A.)'den gelen bir rivayette şöyle denilmiştir.
«Resulullah (S.A.V) zamanında (Peygamberimizin oğlu) Hz. İbrahim vefat ettiği gün güneş tutuldu. Halk: «Güneş, İbrahim'in ölümünden dolayı tutuldu» dediler. Bunun üzerine Peygamberimiz (S.A.V): "Güneş ile ay hiçbir kimsenin ne ölümünden ne de hayatından dolayı tutulmuştur. Bunu görünce hemen namaza durup Allah'a duaya koyulun" buyurmuştur.»
Yine konuyla ilgili olarak bir başka hadislerinde de şöyle söylemiştir: "Şüphesiz ki güneş ile ay insanlardan kimsenin ölümü için tutulacak değildir. Lakin bunlar Allah'ın âyetlerinden (kudretinin delillerinden) iki ayettir. Binaenaleyh bu olayı gördüğünüzde (hemen) kalkıp namaz kılınız."
Bu hadislerden açıkça anlaşılmaktadır ki, ay ve güneş tutulmasının ölüm olayı ile hiçbir ilgisi yoktur. Hadisin sonundaki "Bu olayı görünce namaz kılınız" buyruğu ise, Cenab-ı Hakk'ın bilinir, bilinmez afet ve belâlara karşı bizlerin koruması, esirgemesi ve yardımını eksik etmemesi, dileğimizi kendisine arz etmek içindir. O, yardım etmezse hiçbir şey yapamayacağımız idrak içindir. Çünkü her şeye kadir olan ancak Yüce Yaratandır. Böyle durumlarda Sevgili Peygamberimiz Allah'a karşı dua ve niyazda bulunmuş. O'nun huzurunda secde ve rüku yaparak namaz kılmıştır. Bizlere de aynı şeyi yapmamızı tavsiye etmişlerdir.
Bilindiği gibi ay ve güneş kainat düzeni içerisinde Allah'ın irade buyurduğu ilâhi kanuna tabi olarak varlıklarını devam ettirmektedirler. Nitekim Kurân-ı Kerîm'de şöyle buyrulmaktadır.
"Güneş kendine mahsus yörüngesinde akıp gitmektedir, İşte bu, güçlü ve bilgin olan Allah 'ın kanunudur. Ay için de birtakım menziller (yörüngeler) tayin ettik. Nihayet o, eğri hurma dalı gibi (hilal) olur da geri döner. Ne güneş aya yetişebilir, ne de gece gündüzü geçebilir. Bunlardan her biri belli bir yörüngede yüzmeye (akıp gitmeye) devam ederler."
Ay ve Güneş tutulması ne şeytanın karartması, ne de dananın onu denize atması ile ilgilidir. Ay ve Güneş tutulması, Ay ve Dünyanın güneş etrafındaki hareketlerine bağlı bir oluş biçimidir. Günümüzün astronomi bilginleri için, ay ve güneşin hangi tarihte tutulacağım, tutulma olayının kaç dakika süreceğini ve yeryüzünün nerelerinden görünebileceğini önceden hesap etmek artık bir oyuncak haline gelmiştir. Buna rağmen bu astronomi olayını idrak edemeyenler hâlâ bulunmaktadır.
Ay ve güneş tutulduğu zaman bazı yörelerimizdeki silah atma, teneke çalma adeti, kanaatimizce hadislerde zikredilen, "Namaz kılınız, Allah'a dua ediniz" tavsiyesini, Müslümanlara haber vermek için olsa gerektir. Fakat bu uyarı zamanla, "Şeytanları kovalama" şeklinde yanlış bir inanışa dönüşmüştür. Giderek "kıtlık alameti", "savaş işareti", "ünlülerin ölümü" gibi batıl inanışlara kaymıştır



Aynaların Kırılması Niçin Uğursuzluk Getirir?

Aynaların Kırılması Niçin Uğursuzluk Getirir?
Ayna kırılmasının uğursuzluk getireceğine olan inanış, en eski batıl inançlardan biridir. Kökeni ilk aynanın yapılışından yüzyıllar öncesine, hatta ilk çağ insanına kadar gider. Göllerde veya su birikintilerinde, kendi aksini gören ilkel insan şaşırmış, bunun kendisinin ruhu olduğunu sanmış, suyu bulandırıp görüntüsünün kaybolmasına neden olanları da düşman bilmiştir.
İlk aynaların kullanılışı eski Mısır devirlerine rastlar. Bunlar pirinç, bronz, gümüş hatta altın gibi metallerden yapılmış ve çok iyi parlatılmış yüzeylerdi ve de tabii ki kırılmaları mümkün değildi. Bu devirde de bu parlak yüzeylerden yansıyan görüntünün o insanın ruhunun bir yansıması olduğuna inanılıyordu. Sonraları buna vampirlerin ruhları olmadığından bu parlak yüzeylerde görüntülerinin de yansımadığı inancı ilave edildi.
Cam kapların yapılmaya başlanılmasından sonra da, içindeki sudan yansıyan görüntünün ruhun bir yansıması olduğu inancı devam etti ama camlar kırılabiliyordu ve o zaman da içinde bulunan ruhun bir parçası vücudu terk ediyordu. Birinci yüzyılda Romalılar bu uğursuzluğun süresini 7 yıla çıkardılar. Romalılar, hayatın her yedi senede bir kendini yenilediğine inanıyorlardı. Camın kırılması sonucu ruh ve dolayısıyla insanın sağlığı tahrip olduğundan, vücudun kendini yenileyerek, sağlığına kavuşması için yedi yıl geçmesi gerekiyordu.
Bu batıl inanç, 15. yüzyılda İtalya'da, Venedik şehrinde, arkası gümüş kaplı, çok kolay kırılabilir ve pahalı ilk aynaların yapılması ile birlikte iyice gelişti. İnanç biraz da ekonomik boyut kazanmıştı. Aynayı taşıyanlar, evlerde aynaları temizleyen hizmetkarlar, aynaları kırmaları halinde, yedi yıl boyunca, ölümden daha beter felaketlerle karşılaşabilecekleri hususunda uyarılıyorlardı.
Bu inançla beraber geliştirilen bazı önlemler de oldu tabii. Örneğin: aynanın kınlan parçaları toplanır ve güneye doğru akan bir ırmakta yıkanırsa veya toprağa gömülürse kötü şans yok edilmiş olur. Ancak kırılan parçaları alıp evden çıkarken içlerine bakmamak gerekir. Yatak odalarındaki aynaların üzerleri kullanılmadığı zamanlarda örtülmelidir ki ruh içinde kalmasın. Ölen bir insanın evindeki aynaların da üzerleri örtülmelidir ki ruh gökyüzüne doğru olan yolculuğunda bir engelle karşılaşmasın.
17. yüzyılın ortalarında İngiltere ve Fransa'da ucuz maliyetli aynalar üretilmeye başlanıldı ama batıl inanç o kadar yerleşmişti ki, günümüzün modern dünyasında bile hala devam ediyor.



Batıl İnanç Sahiplerinin ve Kıskanç Kimselerin Eleştirileri Nedeniyle Üzülme


Batıl İnanç Sahiplerinin ve Kıskanç Kimselerin Eleştirileri Nedeniyle Üzülme
Batıl inanç sahiplerinin ve kıskançların seni eleştirmelerine ve kıskanmalarına sabredersen, bunun sevabını Allah muhakkak verecektir. Sonra onların bu eleştiri ve kıskanmaları, senin önemli olduğuna işaret etmektedir. Çünkü insanlar, ölü bir köpekle uğraşmazlar; değersiz kimseleri kıskanmazlar.

Şair derki:

Değerli kimselerin kıskanıldıklarını görürsün, ama
Değersiz kimselerin kıskanılmadıklarını hiç görmezsin

Yiğidi kıskanırlar, başarısına ulaşamadı diye
Bu yüzden ona düşman kesildiler, hasım oldular
Güzel bir kadının kumaları gibi, kıskançlık ve nefretlerinden
Onun yüzüne çok çirkin olduğunu söylediler

Ünli Arap şairi Züheyr de derki:

Sahip oldukları nimet yüzünden kıskanılırlar
Oysa Allah, kıskanılan nimetleri çekip alacak değildir

Ölümünü bile kıskanıyorlar, ah ne acı ne acı!
Ölürken bile kıskançlıklarından kurtulamıyorum

Hz Musa, Yüce Allah'tan kendisini insanların dilinden korumasını istedi. Bunun üzerine Allah, ona şöyle cevap verdi: "Ey Musa! Bunu kendim için bile yapamadım. Ben, onları yaratıyor ve kendilerine rızıklarını veriyorum. Ama yine de onlar bana sövüyor ve iftira ediyorlar!"

Sahih bir hadiste Hz. Peygamber (S.A.V.), şöyle buyurmuştur: "Şanı Yüce olan Allah, şöyle buyurmaktadır: Ademoğlu, hakkı olmadığı halde bana sövüyor ve iftirada bulunuyorlar. Onun bana sövmesi, zamana sövmesidir. Çünkü zaman, benim; gece ve gündüzü dilediğim gibi evirip çeviririm. Bana iftirada bulunması, eşim, ve çocuğum olmadığı halde Benim bir eş ve çocuk sahibi olmamı söylemeleridir."

Dolayısıyla insanların dilini bağlayamazsın ve sana dil uzatmalarına engel olamazsın. Ancak iyilik yaparak onların çirkin söz ve eleştirilerinde uzak kalabilirsin ve onlara aldırmaya bilirsin.
Şair, derki:

Bir sehivin yanından geçerken bana söverse
Ona bakmadan devam eder ve beni ilgilendirmez derim
Sehif konuştuğu zaman, ona cevap verme
Çünkü ona verilecek en güzel cevap sukuttur

Servet sahipleri, çoğunlukla stres içindedir. Hisleri yükseldiğinde ancak tansiyonları düşer. Allah, servet sahiplerinin daha fazla mal toplama ve insanları alaya almalarını şöyle yerer:

«Mal toplayarak onu tekrar tekrar sayan, diliyle çekiştirip alay eden kimsenin vay haline! Malının kendisini ölümsüz kılacağını sanır. Hayır! And olsun ki o hutameye atılacaktır.»

Denenmiş ve yararlı bir tavsiye: "Seni yaralıyan bir söze, makaleye veya şiire cevap verme. Çünkü bunu sineye çekmek, kusurlarını saklar. Yumuşak huyluluk, büyüklük ve onurdur. Sükut, düşmanı mağlup eder. Affetmek, sevap ve şereftir. Sana yapılan eleştirileri okuyanların çoğu unutacaktır. Diğer yarısı da zaten okumamıştır.
Bilginlerden biri şöyle der: "İnsanlar ekmelerinin kıtlığı nedeniyle benim ve senin varlığınla uğraşmalar susuz kalmaları, onlara ölümümüzü bile unutturur."



İnanç, Şirke Açılan Bir Kapıdır

Batıl İnanç, Şirke Açılan Bir Kapıdır
Batıl inançlar (bidat), halkımız tarafından birçok yerde uygulanan yanlış bir adet ve gelenektir.Günlük hayatın çoğu yeri için ülkemizin çoğu yerinde gelenekselleştirilip dîn¥ bir hareketmiş gibi göstermek, çok yanlıştır.

Günümüzde pek çok batıl inanç, Müslümanların hayatına girmiştir. Bu sebeple dininin emirlerini yerine getirmek isteyen her kişi, bu hususa dikkat etmeli; dinde eksiltme ya da ilave mahiyetinde olan söz, tavır ve davranışların yasaklanmış şeyler olduğunu bilerek bunları hayatından ayıklayıp atmalıdır. Burada müracaat edilecek yegane kaynak ise, Kurân ve Sünnet'tir.

Öncelikle belirtmek gerekir ki; Türk adet ve göreneklerinde olan her şeyi yapmak zorunluluğu yoktur. Bazı adet ve görenekler, çok yararlı olup; İslam'a aykırı değildir. Düğünden önce nişan ve söz yapılması, bu güzel adet ve göreneklerimizin en güzel örneklerindendir.

Allah, insanın dilemesi için uygun yollarını Kurân'a çok açık bir biçimde bildirmiş, Peygamber Efendimiz de (S.A.V.) hayatında bunu görülür biçimde uygulamıştır.

Dilemek için en uygun yol duadır. "Duanız olmasa ne ehemmiyetiniz var?" (Furkan-77) ayetiyle bu açıkça belirtilmiştir. Dua; mübarek gün ve geceler ile mübarek yerlerde daha makbul olur. Kurân-ı Kerimde ve sünnette söylenildiği üzere Kabe'de, Kadir gecesinde, seher vaktinde ve Cuma gecesinde yapılan dualar diğer zamanlara göre daha makbul olur. Bunun yanında bazen düşünmenin bile dua olduğu söylenmiştir. Namaz kılmak, Kurân okumak, Allah'ın isim ve sıfatlarını anmak, onu tevekkül edip dua etmek dilemenin en faydalı yollarındandır. Halkımız ise bazen inançları gereği dua etmek için türbelere akın eder; dilek ağaçlarına dilekler asar.

Halkımız tarafından benimsenen ve geleneklerimize de karışan; ama İslam dinine ve tevhide inancına ters düşen bazı alışkanlıklar vardır. Dileklerini bir kağıt parçasına yazıp dilek ağaçlarına asmak, türbelere gidip mum yakıp ölüden medet ummak, İslam dışıdır. Sirktir. Türbeleri ziyaret etmek, sünnettir; ama ziyaretin amacı, ölüden medet ummak, türbede yapılan duanın daha makbul olacağına inanmak, Allah'ın birliğine ve kudretine ters bir harekettir.Türbe ziyareti; ölümü hatırlamak, ölen kişinin yeryüzündeyken çok büyük bir insan olduğu halde onun da olduğunu düşünerek tefekkür etmek ve ölen kişinin ruhuna dua okuyarak Allah'a sığınıldığı taktirde uygun olur.

Bu konudaki Hadis-i Şerifler:

"Kim bizim bu dinimizde ondan olmayan bir şey ortaya çıkarırsa, o şey kabul edilmez." (Aişe radiyallahu anha)

"Kim bizim dinimizde olmayan bir şey yaparsa o merduttur, makbul değildir." (Müslim)

"Allah, bidat sahibinin orucunu, namazını, sadakasını, haccını, umresini, cihadını, sarfını (maddi yardımını), şehadetini kabul etmez. O, kilin yağdan çıktığı gibi İslam'dan çıkar." (Huzeyfe b. el-Yaman)

"Allah, bidat sahibinin amelini, bidatinden vazgeçinceye kadar kabul etmez." (İbn Mace, Mukaddime, 7/50)

Ölüleri hayırla anmak ve onlara dua etmek, sünnette vardır. Ama ölüler için mevlit okutup, kırkıncı, elli ikinci geceleri tertip etmek, İslam'ın hangi hükmüne dayanır?

Allah için sadaka vermek, zekat ve fitre dağıtmak Allah'ın emri gereğidir. Ama ölen birisi için devir, yani olunun ibadet borcunu düşürmek için mal ve para taksimi yapmak, sabun, iğne, iplik dağıtmak kimin emridir?

Kurân ve Sünnet'te yer alan herhangi bir ilke ile çatışma halinde olan her türlü dini uygulama ve anlayış, çirkin bir batıl inançtır.

Batıl inançlara su örnekleri verebiliriz:
1. Bazı şeylerin şans ve uğur getirdiğine inanmak, veya aksine inanmak
2. Türbelere ve kabirlere mum dikmek, ağaçlara ve türbe pencerelerine bez bağlamak, tuz serpmek.
3. Kötü bir olaydan söz eden kişinin, o olay kendi başına gelmesin diye kulağını çekmesi, öpücük sesi çıkarması ve ahşaba, duvara vurması.
4. Bazı camilerin bahçelerinde bulunan şadırvanlara para atarak niyet tutmak.
5. Türbelerin bahçesinde veya eşiğinde, önem verilen birisinin gelişini kutlamak için ya da yeni alınan ev, araba vs. gibi şeyler için "kan akıtmak" adı altında kurban kesmek, kanını kendi alnına veya yeni alınan şeylere sürmek.
6. Haftanın bazı günlerinde yolculuğa çıkmanın, siyah kedi görmenin, baykuş ötmesinin, merdiven altından geçmenin uğursuzluk getireceğine inanmak.
7. At nalı, nazar boncuğu gibi şeylerin, kötülük ve uğursuzluk savdığına inanmak, bu inançla bu gibi şeyleri evine, arabasına, işyerine asmak.
8. Yolculuğa çıkan kimsenin arkasından su serpmek.
9. Ruh çağırmak, büyü yapmak ve yaptırmak, fal bakmak, yıldızların durum ve hareketlerinden hüküm çıkarmak, burçlara inanmak, kursun döktürmek. (Nazar ve büyünün varlığını inkar etmek doğru değildir. Bizim burada vurgulamak istediğimiz husus, varlığını Kurân ve Sünnet'ten öğrendiğimiz bu iki
hususun tedavisinde başvurulan yolların asılsızlığıdır. Nazar ve büyünün tedavisi için başvurulması gereken yöntemler daha önce belirtilmiştir.)
10. Ölülere bağışlanmak üzere önceden Yasin okuyup şişelere doldurduğunu söyleyen bazı istismarcılara aldanarak bu şekilde "hazır Yasin" satın almak ve bunu ölülere bağışlamak.
11. Gece tırnak kesmenin kısmet eksilmesine veya ömür kısalmasına sebep olacağına inanmak.
12. Gece ev süpürmenin fakirliğe sebep olacağına inanmak.
13. Ay ve Güneş tutulması esnasında (Ay'ı ve Güneş'i tuttuğuna inanılan şeytanları kovmak için!) teneke veya davul çalmak, silah atmak.
14. Kırkını doldurmamış çocuğun tırnaklarını kesmenin, o çocuğun arsız ya da hırsız olmasına yol açacağına inanmak.
15. Boyu ölçülen çocuğun kısa kalacağına inanmak.
16. İki bayram arasında düğün yapılmasının uğursuzluğuna inanmak
17. 13 sayısı uğursuzdur, karakeçi görenin günü kötü geçer, merdiven altından geçmek uğursuzluktur gibi inanca sahip olmak
18. Çocuğun ensesinden öpüldüğü zaman tembel olacağına inanmak
19. Gece köpek uluyan veya damında karga yahut baykuş öten ya da kapısında çıkarılan ayakkabılardan birisinin ters donduğu evden cenaze çıkacağına inanmak.
20. Dilek ağacına dilek asmak, şans çubukları dikmek, renkli mumları yakarak onların uğur getirdiğine inanmak
Görüldüğü üzere halkımızda yaygın olarak inanılan batıl inançların ninelerimiz, annelerimiz ve babalarımız dediler ve uyguladılar diye inanmak, İslam'a ve Allah'ın birliğine ters bir davranıştır. Tevhid inancı (İslam dini), insanların istekleri için açıkça yollar belirtmiş, mübarek gün ve geceler varken farklı bir şekilde (türbelerden medet ummak, dilek ağaçlarına dilek asmak) İslam inancına zarar veren toplumsal ve geleneksel tüm inançları reddetmiştir. Bu şekilde düşünen ve davranan yakınlarımızı (annelerimiz, ninelerimiz veya arkadaşlarımız bile olsa) uyaralım, gerçekleri İslam ışığı altında tevhide inancına uygun şekilde açıklayalım. İslam dışı olan, gelenekselleşmiş olan batıl inançların tümünü reddedelim.


Batıl İnanç ve Hurafeler Nasıl Ayırt Edilir

Batıl İnanç ve Hurafeler Nasıl Ayırt Edilir
Elim kaşınıyor para gelecek. Burnum kaşınıyor, kavga edeceğiz. Gözüm dalıyor, biri gelecek. Gece tırnak kesmek şeytanı çağırır. Tahtaya üç kez vurmak nazarı engellemektir. Üç kez kulak memesini çekmek, başa gelmesin, nazardan saklasın demektir.

Bir çırpıda akla gelen birkaç batıl inanç. Bunlar masum ve zararsız gibi görülenleri, temelde imana zarar vermeyenleri. Bir de öyle batıl inançlar ve itikatlar var ki, bütünüyle imana aykırı, dine ters.

'Öbür dünyaya kim gitmiş gelmiş? Her şeyi doğa yaratıyor. Seni, elimden Allah bile kurtaramaz. Azrail bu adamın canını yanlışlıkla aldı.' gibi sözler de ve imana zarar veren sözlerdir.

Fakat son yüzyıl içinde ilim, fen ve modernlik adına Batı'dan öyle sapkın ve batıl inançlar İslam toplumunun içine girdi ki, bunların bir kısmı ders kitaplarında yer aldı, bir kısmı sinema ve dizi filmlerde sıkça kullanıldı, bir bölümü de medya tarafından bazen kasten, bazen düşünülmeden kullanıldı.

Her şeyi doğaya, sebeplere ve tesadüfe bağlamadan tutun da, taş, tunç, bakır ve demir devri gibi saçmalıklara, insanlığın ilk hayatının vahşet ortamında başladığı, özellikle insanın maymundan geldiği inancına varıncaya kadar hurafe ve batıl düşünceler özellikle genç neslin imanına musallat olmuş durumda.

Batıl ve hurafelere bağlananlar, bir tek Yaratıcıyı kabul edip huzur bulmak gibi kolay ve rahat bir yol varken, her sevdiği ve her korktuğu şeyi tanrılaştıran bir inanç açmazına tıkanıp kaldılar.

Şairin dediği gibi, 'Beşerin böyle dalaletleri (sapkınlıkları) var/Putunu kendi yapar, kendi tapar.' durumuna düştü.
'Hak geldi, bâtıl yok olup gitti'
Tarih boyunca batıl itikatlar ve hurafe inançlar şekil ve renk değiştirerek, temelde aynı olmakla birlikte toplumlara göre farklı görüntülerde ve uygulamalarda yaşama alanı bulabiliyor. Bugün sadece İslam toplumunda değil, 'modern' batıda öyle saçma sapan inançlar, öyle ilme, fenne ve akla aykırı hurafeler var ki, bunlara bir din gibi inanılıyor ve uygulanıyor. Bu çeşit âdet ve alışkanlıklar medya aracılığıyla ülkemize de sızıyor ve insanlarımız 'modernlik/moda' adına doğrusunu araştırıp sormadan hayatına geçiriyor.

İslam dini ise, ilk geldiği günden itibaren bu zamana kadar ve hatta kıyamete kadar hep bu batıl ve hurafe inançlarla mücadele etti, ediyor ve edecek. Batıla ve içinde küfür kokan bütün inançlara esaslı ve en kalıcı darbeyi Resul-i Ekrem Efendimiz vurdu.

Mekke'nin Fethi günü Allah Resulü Kâbe'nin içine girdiğinde, içerisi putlarla doluydu. Sıra sıra diziliydiler. Elindeki asâ ile putlara birer birer dokundu. 'Hak geldi, bâtıl yok olup gitti.' buyurdu. Dokunduğu her put yere düştü ve yıkıldı. Kâbe'nin içi putlardan bütünüyle temizlendi. Daha sonra Bilal-i Habeşi Kâbe'nin damına çıktı, ezan okuyarak Tevhid'i (Allah'ın birliğini) ilan etti. Putların devrilip gitmesiyle birlikte diğer ne kadar batıl ve hurafeler varsa, hepsi birden yer ile yeksân oldu.

Böylece cahiliye toplumunun inanç temelleri yerle bir oldu. Bâtıl, hurafe ve bidat kokan her şey temelden sökülüp atıldı. İnsan eliyle kutsallaştırılan hiçbir şeyin değerinin olmadığı anlaşıldı.

Çünkü İslam öncesi Arap toplumunda batılın her türlüsü, hurafenin her çeşidi, bağnazlığın ve taassubun her biçimi, ahlâk düşüklüğünün her şekli fazlasıyla mevcuttu, üstelik yaygın bir uygulama alanı da bulmuştu. Yüzyıllar boyunca atalarından, ecdatlarından nasıl görmüşlerse dozunu daha da arttırarak yaşatıyorlardı.

Öyle ki, insan haysiyet ve şerefinin ayaklar altında çiğnendiği, kadınların ve kız çocuklarının insandan sayılmadığı, faizciliğin ve tefeciliğin ekonomik hayatı batağa sürüklediği, içkinin sular gibi tüketildiği, zinanın en pespaye haliyle toplumu dejenere ettiği, cinayetin ve zulmün acımasızca işlendiği, bunların yanında ne kadar hurafe ve bâtıl âdetler varsa kutsallaştırıldığı bir toplumsal çöküş hâkimdi.

Böyle çürümüş, pörsümüş, kokuşmuş ve o nispette de paçavraya dönüşmüş bu yapıyı, İki Cihan Serveri Efendimiz (s.a.v.) kökünden yıkıp attı, mazi mezarına gömdü; yerlerine de yepyeni, berrak ve parlak bir medeniyet sarayı inşa etti.
Çözüm Kur'ân ve Sünnet çizgisi
Bediüzzaman'ın işaret ettiği gibi, Hz. Peygamber aleyhissalatü vesselam, büyük Arap yarımadasında vahşî, âdetlerinde bağnaz ve inatçı çeşitli kavimlerin her tür kötü ahlâklarını kökünden söküp attı. Onları güzel ahlâkın her türlüsüyle bezeyip süsledi, dünyaya ve medeni topluma rehber eyledi. Bunları yaparken de bir zorlama ve baskı kullanmadı. Öncelikle akılları, ruhları, kalpleri ve nefisleri fethetti, kendine bağladı. Sonunda da, kalplerin sevgilisi, akılların üstadı, nefislerin eğiticisi ve ruhların sultanı oldu.

Fakat, gerçek sütü annesinin memesinden emmeyen çocuk, plastik emzikle oyalandığı gibi, Kurân'dan, vahiyden, İlahi kaynaktan ve sünnetten beslenmeyen insan da, ne yazık ki, önüne kurulan batıl inançların, hurafe ve bidatlerin tuzaklarından kurtulamaz, kendini çekip çıkaramaz.

Bunun için bidatin farkına varmak, nelerin batıl inanç olduğunu anlamak, hurafe ve uydurma şeylerin neler olduğunu bilmek için, her şeyden önce Kurân çizgisinde, sünnet ölçüsünde ve itikat dairesinde mevcut olan bilgilere ulaşmak gerekiyor.

Ulaşmak gerekiyor, çünkü hakiki ve sağlam bir iman kalbe yerleşir, sünnet-i seniyye bir pusula gibi yol göstericiliği yaparsa, batıl inancın ve hurafelerin neler olduğunu ayıklamak kolay olacak, insan uydurması âdet ve alışkanlıklar yol bulup hayatımıza sızmayacaktır.

Yoksa bugün batıl inançları, hurafe ve bidatları teker teker sayıp dökmeye, belirleyip ortaya çıkarmaya gerek de yoktur, ihtiyaç da değildir. Çünkü nasıl güneş çıkar da, karanlıkta ne olduğu belli olmayan şeylerin mahiyeti anlaşılırsa, toplumda var olan âdet, alışkanlık ve inançlar da hak mı/batıl mı olduğu İslam güneşi, Kurân ve sünnet ölçüsüyle anlaşılır ve ayırt edilir.

Rahman Suresinde Yüce Allah, adaletten ve dinin emirlerinden ayrılarak ölçüde sınırı aşmayalım diye, ölçüyü ve tartıyı adaletle yerine getirmemizi istiyor.

Bunun için Kurân'ın ve sünnetin ölçüleri şaşmaz, eskimez, zaman aşımına uğramaz, gündemden düşmez, insandan insana, toplumdan topluma değişmez. Zira dünyanın neresinde olursa olsun, insanlar oksijene ve temiz havaya muhtaç, susuz ve gıdasız yaşayamazsa; imanın yeri yurdu ve merkezi olan kalp ve bedeni ayakta tutan ruh da iman nurundan nasipsiz olarak ayakta ve hayatta kalamaz.[1]
Kaynaklar
[1] www.ilkvahiy.net/batil-hurafeler/batil-inanc-ve-hurafeler-nasil-ayirt-edilir-25298/


Batıl İnanç Yüzünden Uzay Seferi Kaldırıldı
(HaberAlemi) Roskosmos direktörü Anatilo Perminov, “Rusya'da pek çok kişinin batıl itikadı vardır, siyah kedi veya 13 numarayı uğursuz kabul ederler. Bu nedenle uzay gemisin bir sonraki sefer numarasının değiştirilmesi gerektiğini düşünüyorum. Soyuz TMA-13 değil, Soyuz TMA-14 olmalı” diye konuştu.
Rusya'nın Kazakistan'daki Baykonur uzay üssünden yıllardır düzenlediği uçuşlar, kozmonotlara şans getirmesi için batıl inançlar beraberinde yapılıyor.
Uçuştan önce Sovyet dönemine ait “Çölün beyaz güneşi” adlı film gösteriliyor. Kozmonotları füzeye götüren otobüse at nalı bağlanıyor ve kozmonotlara aracın üzerine idrarlarını yapmaları tavsiye ediliyor.
Amerikalıların 1970′de Ay'a gönderdiği Apollo 13 seferinin mürettebatı, oksijen tankının patlamasının ardından ciddi sorunlar yaşamış, görevi yarıda keserek Dünya'ya dönmek zorunda kalmışlardı.
Batıl İnanışlardan Kaçınmak
Dinin aslında bulunmayan, birtakım yollarla sincice dine ilave edilen ve dini inançmış gibi telakki olunan söz ve fiillerin tümü hurafe ve batıl inanç kapsamı içine girmektedir.
Zihinlerde oluşan her yanlış ve inanış, insanları çarpık mantık ve ilişkiler ağı içine sokar. Bu ilişkiler sadece ferdin zihnini bulandırmakla kalmaz, topluma zarar veren bir yapıya dönüşür.
Batıl inanç ve hurafelerin ortak karakteri, aşırı tutuculuktur. Bu hastalığa müptela olmuş toplumlar, her türlü değişim ve gelişme karşısında tavır alırlar. En tutucu insanlar ve toplumlar, batıl inanışlara ve hurafelere en çok bağlı olanlardır.
Dinler tarihi incelendiği zaman görülecektir ki; her devirde bidat, hurafe ve batıl inanışlar, toplumların ortak problemi olmuş, daima gündemdeki yerini ve önemini korumuştur. Bu, dün olduğu gibi bugün de böyledir. İslam diniyle bağdaşmayan, akla ve mantığa uymayan, farkına varmadan insanları yüce dinin özünden uzaklaştıran bidat ve hurafeleri bazı farklılıklarla hemen her kesimde ve coğrafyada görmek mümkündür.

Dinimizin temel inanç, ibadet ve ahlak esaslarıyla bağdaştırılması asla mümkün olmayan, halkımızı yanlışlıklara sevk eden öyle hurafeler ve saçmalıklar var ki, birçok insan bunu din adına samimi bir şekilde savunmakta ve hatta bu davranışını hakiki dindarlık, bunlara karşı çıkmayı ise dinden uzaklaşma, itikatsızlık ve inançsızlık olarak kabul etmektedir. Halbuki dinin kabul etmediği anlayış, inanış ve uygulamalarla dindarlık olmaz. Tam tersine hurafe ve batıl inanışlar, farkına varmadan kişileri inandıkları, söyledikleri dinin gerçeklerinden ve özünden uzaklaştırır.
Gerçek dindarlık ancak dinimizin ana kaynaklarında bulunan inanç, ibadet ve ahlak esaslarını kabul etmek ve hayatımızı bu prensipler çerçevesinde düzenlemekle mümkündür. Sağlıklı ve gerçek bir dini hayat, hurafe ve batıl inanışlardan uzak olan bir hayattır. Kur'an, tevhit inancının dışındaki bütün inanç sistemlerinin batıl olduğunu belirtmekte, bu sebeple insanlara hakla batılı ayırt etmeleri uyarısında bulunmaktadır.
Batıl inanış ve hurafeler, Peygamberimizin vefatını müteakip geçen zaman içinde gerek eski Arap inanç ve geleneklerinin yeniden şu veya bu vesilelerle su yüzüne çıkması, gerekse fethedilen ülkelerin kültür ortamlarıyla temasa geçilmesi, İsrailiyat denilen ehli kitap kaynaklı rivayetlerin bünyeye sızmaları sonucu ortaya çıkmıştır.
Aslında İslam, ilk günden itibaren batıl inanış ve hurafeleri ortadan kaldırmak için gelmiştir. O günkü Arap toplumu içindeki tepkileri de o nedenle üzerine çekmiştir. Kur'an-ı Kerim'de bu hususta birçok ayetler mevcuttur. Ashab ve din alimleri batıl inançlarla asırlar boyu yılmadan mücadele etmiş ve İslam'ın saf ve berrak akidesini günümüze kadar taşımışlardır. Bu mücadele günümüzde de devam etmektedir. Ama insanları saplantılarından vazgeçirmek pek de kolay değildir. Batıl inançların kökü bir türlü kurutulamamıştır.
Toplumların ortak kültürel ve sosyal derdi olan bu sakat inanışların gelişmesine, kök salmasına zemin hazırlayan birçok sebep vardır. Cehalet, gelenek-görenek, menfi propaganda, çıkar hesapları, kişisel zaaflar, insanların saf ve temiz inançlarını istismar gibi sebepler, hurafe ve batıl inanışların ortaya çıkmasına ve yayılmasına neden olan faktörlerden bazılarıdır.
Batıl inanış ve hurafeleri yayanların zararları sadece kendi şahısları veya muhatapları ile de sınırlı değildir. Bunlar, din dışı uygulamalarını din kılıfı altında sergiledikleri için insanların saf inançlarını bozmakta ve böylece hem yüce dinimize, hem de halkımıza pek büyük zararlar vermektedirler. Öyle ise İslam'ın ulviyetini ve kutsiyetini gölgeleyen, onun dinamizmini ve hamleci ruhunu olumsuz yönde etkileyen bu asılsız inanç ve uygulamalara karşı mücadele etmek, yüce dinimizi bu saçma inançlardan arındırmaya çalışmak her olgun müminin vazifesi olmalıdır. Bunun için yılmadan, usanmadan mücadele etmek gerekir. Bidat ve batıl inançlardan korunabilmenin en güvenilir yolu Kur'an ve sünnete sığınmaktır. İlk emri "Oku" ile başlayan yüce kitabımız Kur'an'ı bir kere bile okuyup anlamayan insanların bu batıl kıskacın pençesinden kurtulmaları pek kolay değildir.
Kur'an'ın ifadesiyle batıl inanış köpük gibidir; Hak karşısında yok olmaya mahkûmdur.
SORALIM ÖĞRENELİM
Erkeklerin altın yüzük takmaları haram mıdır?
Veli TOK/ZONGULDAK
Kur'an'da, erkeklerin altın yüzük kullanmalarını yasaklayan bir ayet yoktur. Ancak Hz. Peygamber, erkeklerin altın yüzük takmalarını israf, debdebe ve gösterişi çağrıştırdığı için yasaklamıştır. Sadece altın nişan yüzüğü bir akdin belirtisi olduğundan buna izin verilmiştir.
Birisi "ahdım olsun" dediği halde ahdını yerine getirmedi. Bunun hükmü nedir?
Osman TİRİTOĞLU/BALIKESİR
Meşru bir işte söz verip de yerine getirmemek ahlaki bir davranış değildir. Hz. Peygamber, sözünde durmayanları nifak alameti olarak saymıştır. Kur'an-ı Kerim de "Gerek Allah'a ve gerekse insanlara verdiğiniz sözü yerine getiriniz, ahde vefa gösteriniz" buyurmuş ve ahdinde duranları müjdelemiştir. Ahde vefanın dinimizde çok önemli bir yeri vardır.
Bir vaiz, bayramda elinize kolonya sürmeyin, dedi. Bunun dini açıdan ne mahzuru var?
Fevzi TAN/ERZURUM
Kolonya her ne kadar alkol ihtiva etse de temizlik maksadıyla kullanıldığından ele sürülmesinde hiçbir sakınca yoktur. Aslında alkol ihtiva eden maddelerin içilmesi yasaktır.
Kur'an ayetleri olaylar üzerine mi inmiştir?
Adem KAYA/BİLECİK
Kur'an'ın bütün ayetleri olaylara dayalı olarak inmemiştir. Ancak bazı ayetlerin belli olaylar üzerine indirildiği bilinmektedir. Mesela Hz. Peygamberimize birçok konuda sorular sorulmuş, olaylara bir çözüm getirmesi istenmiş, bunun üzerine vahiy gönderilmiştir. "Yetimler sorarlar, de ki...", "Senden fetva isterler, de ki..." gibi. Bazen de bir olay meydana gelmiş, soru da sorulmamış, ancak onun üzerine ayet inmiştir. İçkiyle ilgili ayetler gibi.[1]
Kaynaklar
[1] Mehmet Nuri YILMAZ tarafından yazılan bu makale, 03 Kasım 2006 Cuma günü yayınlanan Hürriyet Gazetesindeki köşe yazısıdır.
Binbir Batıl İnanç

Binbir Batıl İnanç
Karadeniz Teknik Üniversitesi (KTÜ) Tıp Fakültesi Fiziksel Tıp ve Rehabilitasyon Anabilim Dalı Başkanı Prof. Dr. Mustafa Güler, birlikte yaşayan insanlar arasında kimi zaman korkudan, kimi zaman çaresizlikten, kimi zaman da rastlantılardan doğan bir takım inanışlar olduğunu belirtti.

Prof. Dr. Güler, bu tür inanışların, ilk insanın var oluşundan günümüze kadar sürüp geldiğini ifade ederek, 'Bu tür inanışların çoğunun bilimsellikle, akılla, çağdaşlıkla bir ilgisi yoktur. İnanışlar kişiden kişiye değişmekle birlikte ortak yanları vardır. Bu tür inanışların insan üzerinde negatif etkisi de bulunmaktadır' dedi.
Batıl inançlar
-Ziyaret yerlerindeki ağaçları kesenler çarpılır.
- Türbeden dışarıya bir şey, bir nesne götüren kişiler çarpılır.
-Mezarlığı parmağı ile işaret etmek iyi değildir. Parmakları ile işaret eden kişilerin parmakları kurur.
-Kurban kesilirken hayvan dilini dışarı çıkarırsa kurban sahibi o yıl içerisinde ölür.
-Bir çocuk sürekli ağlarsa o evde mutlaka ölüm meydana gelir.
-Ayakkabı çıkarıldığında ters dönerse, ayakkabı sahibinin tez vakitte öleceği düşünülür.
-Yatarken çorapları baş tarafa koymak iyi değildir, insan çabuk ölür.
-Ölünün elbiseleri ölü yıkayıcılarına verilir.
-Mezarlıktan ağaç kesilmez. Ağaçta cin olduğuna inanılır.
-Gece ölen kişinin üzerine sabaha kadar bıçak konulur.
-Yoğurdun güzel olması için mezardan çırpı toplanarak, kaynayan sütün altına atılır.
-Ölünün yıkandığı evde üç gün ışık yanar.
-Baş sağlığına gelen kişilerin ayakkabıları ters çevrilmez.
-Mezar kazıcısına para verilmezse ölünün rahatsız olacağına inanılır.
Hayvanlarla ilgili batıl inançlar
-Yılan öldürülüp, suya atılırsa ve yılan suda kaybolursa yağmur yağar ve durmaz, seller olur.
-Kurt uluyunca ya ayaz olur ya kar yağar.
-Bir evin başında baykuş öterse, o evde biri ölür ya da bir yıkım olur.
-İnek doğurunca eve ağır bir şey alınırsa ya da ağır bir şey kaldırılırsa ineğin sütü kesilir.
-İneğin sütünü yere sağmak iyi değildir, hayvan hastalanır.
-İlk yaylaya çıkışta sığırların ortasından bir yabancı geçerse sığırlar hamile kalmaz, doğum yapmazlar.
-Bir kişinin önüne tavşan çıkması uğursuzluktur, mümkünse gidilen yoldan geri dönülür.
-Çakal uluyunca yere tükürmek gerekir, yoksa insanın başına bir yıkım gelir.
-Çakal ulumaya başlayınca hava açacak, günlük güneşlik olacak demektir.
Ocak ve ateşle ilgili batıl inançlar
-Ateşe tükürmek, ateşe sövmek, ateşe tırnak atmak, su dökmek uğursuzluk getirir.
-Sabah evinden başkasına ateş verenin ocağı söner.
-Ocağın üstünü boş bırakmak uğursuzluk getirir.
-Sacayağının birdenbire devrilmesi evin başına bir yıkım geleceğini gösterir.
-Tencerede su boşu boşuna kaynarsa düşmanlar çoğalır.
-Lamba yakılmayan evin ocağı her vakit kararır. Aynı zamanda ev sahibinin öldükten sonra mezarı da karanlık olur.
-Hastalanan hayvanları ateşten geçirmek iyidir.
-Ateşi söndürmek için su dökülmez, ateş toprakla örtülür.
-Ateş çok önceden sönmüş olsa dahi külün yanında yatılmaz. Külde cin ve şeytanın oynak yaptığına inanılır.
-Ateşin çıkardığı ses ateşi yakan kişi hakkında dedikodu yapıldığına işarettir.
Tarım ve bitkilerle ilgili batıl inançlar
-Kara ağaçtan düşen yaşamaz.
-Kara ağaçtan beşik, sandık yapılmaz.
-İncir ağacının altında uyuyanları şeytan alır götürür.
-Ceviz ağacının altında yaşayanları şeytan alır götürür.
-Tarlada zina yapılırsa bereket olmaz.
-Üzümün tanesini, karpuzun sap kısmındaki kabuğunun içini yiyenler yetim kalır.
-Çocuğun bezleri yabani ağaca asılırsa çocuk yabani olur.
-Nar tanelerini yere dökmek günahtır, nar cennet meyvesidir.
İnsan vücuduyla ilgili batıl inanışlar
-Diş düşürülünce o diş kimsenin göremeyeceği bir yere saklanmalı ya da gömülmelidir.
-Elleri diz üzerinde kavuşturmak, parmakları birbirine geçirip el bağlamak iyi değildir, insanın kısmeti kapanır.
-Parmakların çatırdaması iyidir, insanın sağlıklı olduğunu gösterir.
-El yıkanırken önce sağ elden başlamalı, önce sol elden başlamak uğursuzluk getirir.
-Tokalaşırken ya da birisine bir şey verirken sağ el kullanılmalıdır, sol el uğursuzluktur.
Baş taranırken dökülen saçları dökmek doğru değildir, bunlar toplanır, ölünce o kişinin kabrine konur. Çünkü bu saçlar kıyamet gününde tekrar bitecektir.
-Hamile kadın aş eridiği sırada neye bakarsa doğacak çocuk ona benzeyecektir.
Karanlık ve ışıkla ilgili inanışlar
-Akşam soğan yenen yere melekler gelmez.
-Gece aynaya bakanın ömrü kısa olur.
-Gece acı (biber, soğan, sarımsak) evden dışarıya verilmez.
-Yoğurt, süt, peynir gece dışarıya verilmez. Vermek gerektiğinde üzerine kömür, üzerlik veya yeşil bir dal konularak verilir.
-Gece ıslık çalmak günahtır.
-Gece evden eve tuz verilmez.
-Akşam kapının önü süpürülmez.
-Ekmek aktaracağı evden eve verilmez.
-Çocuklar gece beş taş oynarsa düşman gelecek denir.
Bereketle ilgili halk inançları
-Değirmenden ilk gelen unla yapılan ilk ekmeği yiyen kişinin karısı ölür.
-Ekmek kırıntılarını yere atmak, ayakla çiğnemek evin bereketini götürür.
-Gurbete giden kişinin azığından bir parça ekmek çalınır.
-Bir kişinin üzerinde dikiş dikilirse o kişinin kısmeti bağlanır.
Evle ilgili batıl inançlar
-Evin temeline kara taş koymak iyi değildir.
-Kapının önünde oturan kişi iftiraya uğrar.
-Duvar dibinde uyumak iyi değildir, insan çarpılır.
-Evin içerisi temiz olmazsa oraya melekler değil şeytanlar gelir. Böylece o evde mutluluk değil geçimsizlik olur.
-Evden bir kişi gurbete gittiği zaman o gün ev süpürülmez, dışarıdan misafir alınmaz.
-Eşya taşımak için kullanılan ala iple komşunun evine girilmez. Komşunun başına bir uğursuzluk geleceğine inanılır.
-Kapı eşiğinde oturulmaz, insan fakir olur.
-Kapı eşiğinde oturulmaz, insan bekar kalır.
-Urganla komşunun evine girilmez. Aksi halde komşunun evinde kıtlık olur.
-Kapı eşiğinde oturulmaz, kapı eşiğinde şeytan bulunur.
-Yağmur yağarken kapı eşiğinde oturmak günahtır.
Cinsiyetle ilgili batıl inanışlar
-Odanın ışığını evin erkeği yakarsa o ev daima nur içinde ve bereketli olur.
-Kadının yolda erkeğin önünü kesmesi uğursuzluktur.
-Bir kadın iki erkeğin arasından geçerse çocuğu olmaz.
-Bir adam iki kadının arasından geçerse sözü geçmez.
-Bir erkek iki kız arasından geçerse köse olur.
-Yarım çay içen kadın dul kalır.
-Ava gidecek kişinin önünden kadın geçerse avlanamaz. Bundan dolayı o kişi ava gitmekten vazgeçer.
-Kız çocuğunun ilk kez kesilecek saçını dayısı keserse saçı gür olur.
-Oğlan çocuğunun saçını ilk kez amcası veya dayısı keser.
-Kız baba evinden perşembe veya pazar günü çıkar.
-Koç katımında koçun üzerine kız çocuğu bindirilirse doğacak kuzu dişi, oğlan çocuk bindirilirse erkek olur


Bir Garip Batıl İnanç

Bir Garip Batıl İnanç
Konya'da bazı kişiler, ziyarete geldikleri mezarlıklara, dileklerinin yerine gelmesi için asma kilit bırakıyor.

Konya'daki Hz. Mevlana gibi birçok büyük düşünür ve İslam aliminin kabirlerinin bulunduğu mezarlıkları her gün yüzlerce vatandaş ziyaret ederek, dualar okuyor. Kent merkezinde bulunan Üçler Mezarlığı yetkilileri, ölen akrabaları ya da büyük alimlerin mezarlarını ziyarete gelen birçok vatandaşın, ziyaret sonrasında mezarların üstlerine dileklerinin kabul olması için çeşitli eşyalar bıraktığını belirtti.

Bunlar arasında asma kilitlerin ön plana çıktığını ifade eden yetkililer, çeşitli boylardaki asma kilitlerin çocuk sahibi olmak isteyen, hayalindeki üniversiteye girmeyi hedefleyen ya da benzeri dilekleri olan kişiler tarafından bırakıldığını kaydetti.

Mezarların bakım ve temizliği sırasında mezarların üzerlerinden her gün onlarca asma kilit topladıklarını belirten yetkililer, bazı vatandaşların bu kilitlerin iç kısmına fotoğraflarını ya da dileklerinin yazılı olduğu kağıt bile bıraktığını söyledi.

Bazı vatandaşların da dileklerinin gerçekleşeceği düşüncesiyle mezarlardan taş ve kum alarak evlerine götürdüğünü bildiren yetkililer, kendilerinin böyle olaylara müdahale ettiklerini, ancak her şeye rağmen bu tür olaylarla karşılaştıklarını belirtti.

Selçuk Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Öğretim Üyesi Yrd. Doç. Dr. Abdülkerim Bahadır ise Allah'a dua etmenin insanların en temel ihtiyaçlarından biri olduğunu belirtti. Bu anlamda her yerde dua etmenin doğal olduğunu, ancak dua ederken dikkatli olunması gerektiğini ifade eden Yrd. Doç. Dr. Bahadır, şunları kaydetti:

"Özellikle bir ölü odaklanarak ya da ön plana çıkarılarak birşey istemek doğru değildir. Bunlar tamamen batıl inanıştır. Çocuk veya hedeflediği üniversiteyi kazanmayı isteme, yaygın olarak ülkenin her yerinde var. Ancak bunları mezarlıklarda aramak çok yanlış. Bunlardan uzaklaşmak gerekiyor. Ölüler için sadece dua edilir, onlardan birşey beklenmemeli."


Boyunlarında Cevşen, Muska vb Şeyler Takanlara Uyarı
Ukkabe bin Âmir el- Cuheni'den (R.A.) şöyle rivayet etmiştir: Resulullah'a (S.A.V.) bir topluluk geldi dokuzu ile bey'atleşti ve birinden el çekti. Dediler ki; "Ya Resulallah, dokuzu ile bey'at ettin bunu neden terk ettin?" Resulullah (S.A.V.); "Şüphesiz ki onun üzerinde temime (muska) var." dedi ve buna mütakiben elini soktu ve onu koparttı ve onunla bey'atleşti, müteakiben şöyle buyurdu: "Kim temime (muska) takarsa, kuşkusuz ki şirk koşmuştur." Bu tür takılarla fayda celbetmek, Rasulullah'ın (S.A.V.) sünneti değildir.

Muskalar için sünnette meşrû yönde bir delil olmadığı gibi, muskacıların bu işi para için yaptığı herkesin mâlumudur. İlk zamanlar kurnazca reklam için parasız muska yazanların veya dinini bilmeyen akılsızların bile âkıbeti, şeytanın oyuncağı olmak ve cahil halkın müracaatlarını istismar edip toplumu ifsad etmek olmuştur.

Hazır satılan cevşen de bir ticaret metaı olmuştur. Bunun dışında tavsiye edilmesini gerektirecek sahih bir delile dayanmamaktadır.

Peygamber (S.A.V.) savaşa giderken, Cebrail'in gelip; "Zırhını çıkar bunu tak!" demesi, reklam için uydurulmuş apaçık iftiradır. Üstelik bu reklam, tevhide aykırı birçok yön içermektedir.

Sahabe de Kurânı okur; fakat, onu boyunlarında gezdirmekle fayda ummazlardı.

Bu takılar, gerçekten Allah'a tevekküle mânidir. Düşünün ki bunları takan bir kimse; bir sabah cevşen veya muskasını takmayı unutup evden çıkıp gitse, dışarıda onun yokluğunu hissettiğinde aniden korkuverir. İşte bu anlık his, onun kalbini muskaya bağladığını ve Allah ile olan bağını zayıflattığını gösterir. Dolayısıyla bu takılar, tevekküle manidir.

Cevşeni okumanın da özel bir sevabı yoktur, çünkü onun tertibinden efdal olan, Kurân'dır, sevap kazanmak isteyen Kur'an okumakla ve kendisine faydası olacak ilmi öğrenmekle kazansın ve sahih kaynaklarda bulunmayan uydurma işlerle uğraşmasın.

Ümmetin kurtuluşu, dünyada ve ahirette saadeti, dinini saf membaından almasına bağlıdır. Şifa için içilmesi gereken suları şişelere doldurup boynumuza astığımızda veya evimizin bir köşesine koyduğumuzda nasıl ki şifa olmazsa; okunup amel edilmesi gereken Kurân-ı Kerim veya ondan bazı ayetleri boynunda gezdirmek de kula fayda vermez. Bu tür uygulamalar, zaten tevhid peygamberlerinden hiçbirinin öğretmediği şeylerdir.

Hurafe, boncuk ve takılarla saadet arayanları ise Yüce Allah taktıkları şeylere havale eder ve asla felah bulmazlar.

Sen, ölümsüz ve daima diri olan Allah'a güvenip dayan. O'nu hamd ile tesbih et. Kullarının günahlarından haberdar olarak o yeter.[1]
Benzer Yazılar
1. Cevşen, Bir Şia Bidati Midir?
2. İslamiyette Muskanın Hükmü Nedir?
3. Kalabalıklar Dininin Sevap Kaynaklarına Reddiye
4. Muskacıların Dayanağı
5. Muskacıların Sonu
Kaynaklar
[1] forum.memurlar.net/topic.aspx?id=348529&page=3
Çaput Bağlamak

Çaput Bağlamak
Halkımızdan bazıları (çoğunlukla hanım müslümanlar) İSLÂM DİNÎ ile hiç alakası olmayan birtakım hurafeleri devam ettirmektedirler. Hurafe inanç ve adetlerin çok değişik şekillerini, hemen her köyümüz ve kentimizde yaygın olarak görmek mümkündür. Bu hurafe adetler uğruna zaman zaman üzücü olaylar da duyulmaktadır.
"Yıldıznameye" baktırmak, "FAL" açtırmak, "SİHİR" bozdurmak için diyar diyar hoca(!) arayanlar, dileğinin yerine gelmesi için "TÜRBE VE EVLİYA" mezarlarını dolaşanlar, kızının nasibini açtırmak için, il il üfürükçü arayanlar azımsanmayacak kadar çoktur.
Göz arızasını gidermek, ağrısını dindirmek için seansına "55 bin TL." para isteyenler, göğse ve göbeğe muska yazma cüret ve ahlâksızlığına tevessül edenler ve bunların tuzağına düşüp pişmanlığını sineye çekenler de maalesef bulunmaktadır.
Ayrıca türbe penceresine, mezar taşına mum yakmayı, falan mahalledeki ağaca çaput bağlamayı, filan yerdeki havuza para atmayı, evliya mezarına kurban adamayı, sanki dini bir vecibeymiş gibi telakki edenler de mevcuttur.
Kimi yerde gelin kocasının evine girerken "kaynanasının iki bacağı arasından geçerse saygılı olur", diye inanılmakta, dolayısıyla insan onuru ayaklar altına alınmaktadır.
Kimi yerde de "yeni doğan çocuğun ilk dışkısı cin çarpmasın, nazar değmesin" diyerek yattığı odanın eşiği altına konulmakta, bazı yerlerde de bebeğin beşiğine mezarlıktan toprak getirilerek konulmaktadır.
Daha bir sürü yanlış inanç ve adetler!..
İşte bu bölümde, halkımızdan birtakım insanların, en çok rağbet ettiği hurafelerden ve yanlış âdetlerden örnekler sunmaya çalışacağım. Ancak binlerce âdet ve inancı dar çerçeveli bir çalışma ile ele almak mümkün olmadığından, en tipiklerini belirli başlıklar altında toplayarak izahını yapmaya gayret edeceğim.
Çaput bağlama hurafesi, Kuzey ve Orta Asya uluslaranın eski dinleri olan ŞAMANİZM'e mahsus önemli unsurlardan biridir. Şamanist Türklerin inanışlarına göre her dağın, her kutlu pınarın, göl ve ırmakların, kutlu ağaç ve kayaların "İZİ" sahipleri vardır.
• Çağdaş Altaylı Şamanistlerin inandıkları "İZİ"ler, Göktürklerin bıraktıkları yazıtlarda toptan "YER-SU" ile ifade edilmiştir. Göktürkler bu "YER-SU" denilen ruhları, Türk yurdunun koruyucusu sayarlardı. Onların inanışlarına göre bu "İZİ'ler kişiden kurban isterler. Kurban sunmayanlara zararları dokunur. Ancak bu ruhlar çok kanaatkardır. Bunları, bir paçavra parçası, bir tutam at kılı hatta kurban niyetiyle atılan bir taş parçası ile tatmin etmek mümkündür'1'.
İşte Türkler Müslüman olduktan sonra da bu âdetlerini büsbütün bırakmamışlardır. Evliya saydıkları ulu kişilerin türbelerine, orada biten ağaçlara, ya da o yörede bulunan bazı kayalara çaput bağlamak suretiyle eski adetlerini Müslümanlaştırmak istemişlerdir. Oysa böyle bir âdet İslâm'da yoktur.
Kutsal ağaç ve kutsal sular olarak kabul edilen bu mahaller, daha çok kısır ve çocuğu hasta olan kadınlar tarafından ziyaret edilmektedir. Maalesef bir çok kadın, bu mahallere gidip dua ederek ağaca çaputunu, suya parasını atarsa, hamile kalacağına inandırılmaktadır.
Bazıları da böyle ağaçlara çaput bağlarsa, birtakım hastalıklardan kurtulacağına ümit beslemektedir.
Anadolu'da ağaçlara bez, paçavra bağlamakla dileğinin yerine geleceğine inanılan pek çok yer vardır. Bunlardan biri de benim köyümdeydi(*)
Benim köyümde "ÇIBAN KAYASI" denilen bir mevki vardır. Köyün doğu yönündedir.
Bu mevki, daha ziyade ipek böceği için yetiştirilen dut bahçelerinin bulunduğu yerdir. Burada bizim de dut bahçemiz vardır. Bahçenin doğu yönü kayalıktır. Kökü kayaların arasında olan bir siyah incir ağacımız vardı. İncir ağacının dallarına bez içerisinde 3-5 kuruş koyup bağlandığı zaman, özellikle çocukların yüzünde çıkan çıbanların iyileştiğine inanılırdı. Ayrıca kim o bezleri toplar içindeki parayı alırsa çarpılır veya her yerinden çıbanlar çıkar denilirdi.
Ben, zaman zaman bahçeye gittiğimde bezleri toplar, içindeki paraları alır, harcardım. Görenler, "bırak onları çarpılırsın" diyerek beni azarlarlardı. Uzun seneler geçmesine rağmen ne bir yerimde çıban çıktı, ne de çarpıldım.
Seneler sonra İlahiyat tahsil ettim. Bunun saçma olduğunu köylüme anlattım. Zaten ağabeyim de o incir ağacını kesmişti. Şimdi köyümüzde bu bâtıl inanç ortadan kalkmış, oralara da çaput bağlayan kalmamıştır.
Sırası gelmişken bu paçavra bağlama adeti ile ilgili bir başka hatıramı da nakletmek isterim.
1963 senesinde Milli Eğitim Bakanlığı, İmam-Hatip Okulları Meslek Dersi Öğretmenleri için Konya'da bir kurs düzenlenmişti. Ben de o kursa katılmıştım. Mevsim yaz ve Temmuz idi. Kurs sabah 8.00'de başlıyor, saat 13.00'te bitiyordu. Öğleden sonra serbest çalışmak için boş kalıyorduk. İşte böyle öğleden sonra bir gün, bir grup arkadaş "Meram Bağları"na gezmeye gitmiştik. Biraz kır gezintisi yaptık. İkindi yaklaşmıştı. Namaz kılmak için orada bulunan bir mescidin yanında toplandık. Mescidin önündeki çeşmeden abdest almak için hazırlanıyorduk.
Mescidin bitişiğindeki türbenin pencerelerinden birine gözüm ilişti. Baktım ki pencerede parmak sığacak kadar boş yer kalmamış, hep çabut bağlanmış. Tam bu sırada bir arkadaşım camiin köşesinden çıktı ve pencerenin önünde durdu. Şöyle bir etrafına bakındı, kızarak başını sağa sola sallamağa başladı. Belliki pencerenin haline hem kızıyor hem de hayret ediyordu. Ben, koşarak yanına vardım ve beraberce çaputları koparmaya başladık. Biraz ilerimizde de bir grup kadın duruyordu. Bizim pencereyi temizlediğimizi görünce: "Vay ahlaksızlar, dinsizler, kafirler" diyerek bağırmaya başladılar. Biz, dinimizde böyle şeyler yoktur, falan demeye kalmadan taş da atmaya başladılar. Kendimizi camiye zor attık. Arkadaşlardan biri ezanı, biri de camide Kur'ân-ı Kerim'i okumaya başladı. Namazlarımızı eda ettik. Kadınlar da üst katta namazlarını kılıp caminin önüne çıkmışlardı. Bizi, camiden çıkarken görünce bu sefer: "Biz sizi itikatsız zannettik, kusura bakmayın" diyerek özür dilediler.
Kendilerine bu işin yanlış olduğunu, İslâm'da böyle adetlerin olmadığını izah ettik. Daha sonra da vedalaşarak ayrıldık.
İslâm bilginleri böyle âdetlerle asırlarca mücadele etmişlerdir. Bir çok bâtıl inancın kalkmasını sağlamışlarsa da, tamamen yok edilememiştir. Hâlâ bir çok yöremizde türbe pencerelerine, bazı ağaçlara çaput bağlandığı, duvarlarına taş yapıştırıldığı veya cami havuzlarına ve pınarlara para atıldığı bir gerçektir.



Çocuk İçin Söylenen Hurafeler
"Henüz ergin kişi niteliğine erişmemiş insan yavrusu" diye tanımlanan çocuk, hiç kuşkusuz en sevimli yaratıktır. Onlar, gönlümüzün eğlencesi, evlerimizin neşesi, mutluluğumuzun tatlı meyveleridir.
Çocuk yüce Allah'ın insana lütfettiği bir nimet, pahası biçilmez kıymet ve en değerli bir emanettir. Bu emanete sahip çıkmak, onu en iyi şekilde korumak ve kollamak hem insanî hem de dinî görevimizdir.
Çocuklar yarınlarımızın umudu, neslimizin teminatıdır. Çocuklarını korumayan toplum, yeryüzünden silinmeye mahkûmdur. Bu nedenle onlara karşı en büyük sorumluluğumuz beden ve ruh sağlıkları yönünden onları en iyi şekilde yetiştirmek eğitimlerini ihmal etmemektir. Onları her türlü tehlikeye karşı korumak en başta gelen ödevimizdir. Marifet çocuk dünyaya getirmek değil, dünyaya gelen çocuğa dünyayı zehir etmemektir.
Gerçek böyle olmasına rağmen, maalesef çocuklarla ilgili bir sürü hurafe ortaya çıkmış ve pek çok çocuk, bu batıl inanışlar yüzünden hayatından olmuştur.
işte çocuklarla ilgili olarak söylenen hurafelerden bazı örnekler:
—Çocuğun yattığı odadaki örtü altına kurumuş insan dışkısı konursa, çocuk cinnilerin şerrinden korunurmuş,
—Yeni doğan çocuğun beşiği altına türbe ve kabirlerden toprak getirilip konursa çocuğu cadı boğmazmış. (Buna bazı yerlerde cüher almak denilmektedir.)
—Çocuk fıtık doğarsa, kilotu çalı ağacının bir dalı yarılarak arasından geçirilince fıtığı iyileşirmiş.
—Çocuğun kırkı çıkmadan tırnağı kesilirse ya arsız ya da hırsız olurmuş.
—Yeni doğan çocuk, bayram günü bir dişi eşeğe ters bindirilip köyün etrafında dolaştırılırsa ömrü mutlu geçermiş.
—Çocuğun doğduğu yerde elişi yapılırsa göbeği düşmezmiş.
—Cuma günü çocuğun ayakları bir camii kapısında bağlanır, Cuma namazından sonra çözülürse hastalığa tutulmazmış!
—Erkek çocuk sünnet olurken annesi oklava sallarsa, sünnet acısız ve kolay olurmuş (Kıbrıs).
—Bebek ayakları altından öpülürse talihsiz olurmuş (Kıbrıs).
—Boyu ölçülen çocuk kısa kalırmış!
—Çocuğun boyu metre ile ölçülürse ömrü kısa olurmuş!
—Sünnetsiz ölen çocuğun parmaklarından birinin kırılması gerekirmiş!
—Küçük çocukların yüzünde yara çıkarsa, deniz kenarında yaşayan ve denize giren biri tarafından okunup yüzü meshedilirse yaraları iyileşirmiş.
—Çocuk dünyaya geldikten sonra yıkanıp tuzlanır ve sofraaltı denilen beze (örtüye) sarılırsa tokgözlü olurmuş.
—Çocuğun göbeği,cami duvarına veya avlusuna gömülürse dindar, medresenin bahçesine (okulun) veya avlusuna gömülürse âlim, ahıra gömülürse malcı olurmuş. Ayrıca suya atılırsa huyu temiz, evin içinde bir yere gömülürse gözü dışarıda olmazmış. Daha neler neler!..
Bu söylenenlere dikkat edilirse, çoğu çocuğun sağlığına zarar verici inanışlar olduğu hemen anlaşılır. Ne çare ki bu uydurmalara kanan pek çok insanımız vardır
Çukurova Konar-Göçer Türkmenlerinin Halk Kültürlerinde Eski Türk İnançlarının İzleri (1.Bölüm)


Çukurova Konar-Göçer Türkmenlerinin Halk Kültürlerinde Eski Türk İnançlarının İzleri (1.Bölüm)
Prof. Dr. Erman ARTUN
1. Bölüm / 2. Bölüm >>
Halk kültürü, doğumdan ölüme kadar insanların yaşantısında yer alan maddi ve manevi bütün kültür öğelerini kapsar. Halk kültürü araştırmaları halkın düşünce, duygu ve sezgisinin temeldeki karakteristiklerini, halk yaşamının temel dinamiklerini, töre ve geleneklerini, tutum ve davranışlarını, yaratı ve becerilerini, sevgi ve beğenilerini inceleyip araştırarak ulusal kültürün doğru bir biçimde işlenmesine, değerlendirilmesine ve yorumlanmasına önemli katkılarda bulunur.

Halk kültürü ürünlerinde Anadolu insanının dünya görüşünü, yaşama biçimini, bireysel ve toplumsal sorunlarını görürüz. Halk kültüründe halkın ortak ve yaygın davranış kalıplarını, yaşama biçimini, belirli olaylar ve durumlar karşısındaki tavrını; çevresini ve dünyayı algılayışını, geleneksel ve törensel yaşamını düzenleyen, zenginleştiren, renklendiren beceri, beğeni, yaratı, töre, kurum ve kurumlaşmayı, bir ucuyla geçmişe, bir ucuyla da zamanımıza uzanan gelenekleri, görenekleri, âdetler zincirini görebiliriz.

Türkler; tarihleri boyunca birbirinden farklı birçok dinin veya inanç sisteminin etkisi altında kalmıştır. Orta Asya'daki en eski Türk topluluklarının inanç sistemleri atalar kültü, tabiat kültleri ve Gök Tanrı kültü olmak üzere üçlü bir din anlayışından oluşmaktadır. Bunlardan atalar kültünün çeşitli eski Türk zümreleri arasında en köklü ve en eski inançlardan birisi olduğu söylenebilir. Atanın öldükten sonra ailesine yardım edeceği inancından doğan, korku ve saygıyla karışık bir anlayıştan oluşan atalar kültü, Budizm ve Maniheizm gibi yabancı dinlerin yayılmasından sonra da Türkler arasında kuvvetinden bir şey kaybetmeden varlığını devam ettirmiştir. İslamiyet, VII. yüzyılda yayılmaya başlamış, Türklerin bu yeni dine geçişleri de aynı
yüzyılda başlamış, ancak, X. yüzyılda tamamlanmıştır.

Uygarlığın beşiği olan Anadolu değişik kült, kültür ve inanç sistemlerinin bir sentezidir. Miras bütün Anadolu'ya aittir. Bu ortak kültür mirası bir mozaik değil, bu kültürlerin alaşımı olan Türkiye kültürüdür. Çeşitli kültürler, Anadolu kültür potasında eriyerek bir bütünü yani Türkiye kültürünü oluşturmuştur. Her etkin kültür, kendi düşüncesine, kendi tavrına ters düşen durumları ya siler ya da özelliklerini değiştirerek kendi bünyesinde eritir.

Halk kültürü araştırmalarında eski inanç sistemlerine ait bir çok inanç ve pratiğin günümüzde de yaşadığı bilinmektedir. Bu inanç ve pratiklerin tespit ve değerlendirmesi sonucu Türk kültürünün köklerine bir ölçüde ulaşılacaktır. İnsanlar, en erken süreçlerden itibaren yaşamlarında tutunacak, güvenecek gizli bir varlık aramışlardır. Bu arayışlar ve inançlar, gökyüzündeki yıldızlar, ay, güneş, fırtına, gece, gündüz, ağaçlar, nehirler gibi bütün tabiat olgularından, korkulan ya da çekinilen varlık ve olaylardan kaynak almıştır. Dünyanın dört bir yanında insanlar, inanç sembollerini taş, toprak, maden, seramik ve hatta tekstilde bile dile getirmişlerdir. İnanç sistemleri giderek gelişmiş ve neticede tek tanrılı din aşamasına ulaşılmıştır. Bu inançlar görsel malzemeye dökülerek, insan - kültür - uygarlık - sanat ilişkisinde değerlendirilmesi gereken objeler ortaya çıkmıştır.

Çukurova Türkmenleri konargöçer yaşama biçiminden en son toprağa bağlı yerleşik düzene geçmişlerdir. Büyük bir bölümü bu gün köylerde yaşasalar da hayatlarının bir bölümünü konar göçer yaşamışlar veya eski konar göçer aile büyüklerinin bu kültürüyle beslenmişlerdir. Bir bölümü de hayvancılığa bağlı olarak yazları yaylalara göçerek bu kültürü sürdürüyorlar. Bildirimizde, İslâmiyet öncesi inanç sistemlerine ait inançların Anadolu'ya taşınmasına, Anadolu inançlarıyla kültürleşme sonucunda yeniden yapılanmasına, bu inançların İslâmiyet'e sızarak inanç ve pratiklerle Anadolu'da yaşadığına değinilecektir. Çukurova Türkmenlerinin geçiş dönemleri, halkbilgisi, bayramları, törenleri, kutlamaları, inançları vd. halk kültürü ürünleri
örneklerinden yola çıkarak eski Türk inançlarının izleri aranacaktır.

Anadolu'da anlatılan menkıbelerde, efsanelerde, yatır, türbe ziyaretlerinde, mevsimlik törenlerde, hayatın geçiş dönemleri inanış ve pratiklerinde, halk hekimliğinde, çeşitli törenlerde vd. bir çok eski inanışın bütün canlılığıyla yaşadığını görüyoruz. Yaşayan inançları sağlıklı değerlendirebilmek için Türklerin İslamiyet öncesi inanç sistemlerini, dinlerini inanışlarını incelemek gerekir. Yaşayan inanışların kökeni konu edildiğinde, Anadolu inançlarını besleyen, Türklerin eski inançlarına kısaca değinmek gereklidir. Eski Türklerin inançları nelerdi? Bu inançların yapı ve fonksiyonları nasıldı? İslamiyet'i kabul edip İslâmî kültür dairesine girdikten sonra yeni coğrafyada yeniden yapılanmadan önceki şekilleri nasıldı? İnanışların bir kısmı İslâmî renge bürünürken yapı değişikliğine uğrayıp yeni fonksiyonlar kazandı mı? gibi sorulara yanıt aranacaktır.

Orta Asya'dan gelip Anadolu ve Rumeli'ye yerleşen Türkler, buraya kendi kültürlerini taşıdı. Anadolu coğrafyası, birçok uygarlığın, din ve inanç sistemlerinin buluştuğu kültürlerin ortak kaynağı olmuştur. Türkler Anadolu'ya gelince İslamiyet ve Anadolu kültürüyle tanışmıştır. Türk halk kültürü günlük hayatın uygulama ve değer yargılarıyla yeni bir içerik ve nitelik kazanmıştır. İslamiyet öncesi atalar kültü, tabiat kültleri, gök tanrı kültü ve şamanlık gibi eski inançlar yeni inanç örgüsü altında devam etti (Ocak, 2000:53). Türkler, evreni, dünyayı, insanları anlamaya, kontrol altına almaya yardım eden bu inançlardan, hastalık nedenlerini anlamaya ve tedavi etmeye çalışırken de yararlanmışlardır. Sihir sistemine dayanan şamanlık, hakim inanç olan İslamiyet'in bir öğesiymiş gibi varlığını sürdürmektedir (Boratav,2000:76).

İnanç, bir düşünceye bağlı bulunma, bir dine inanma, iman, birine duyulan güven, itimat, inanma duygusu, inanılan şey, görüş ve öğretidir (ML.I971:300,c.6). Din ve inanç kavramları birbirinden farklıdır. Ayrıca, din denen toplumsal kurum, inanç ve tapınma olmak üzere iki bölümden oluşur.Her iki bölümün temelinde de kutsallık ve yasak kavramları yatar (Turan, 1994 : 84).

Tarihin ilk topluluklarından beri ay, mevsim yıl vb. değişiklikler törenlerle kutlanmaktadır. Tehlikeli, anlaşılmaz, ürkütücü doğa karşısındaki güçsüz insan, büyüden büyük destek görüyordu (Fischer,1985:37). Taklit, eylem ve toplu katılma doğaya karşı büyüyle korunmadır (Nutku, 1985:171). Bu büyüsel bolluk bereket nitelikli dualar zamanla törene dönüşmüş belli zaman ve kurallara bağlanmıştır. Kültür öğelerinde olan bu arayış ve üretilen düşünceler, inanış ve pratikleri oluşturmuştur.

Bütün milletlerin kültürlerinde görülen yeni yıl törenleri, yaşama biçimlerine, coğrafyalarına, ekonomik yapılarına, inanç yapılarına uygun koşullarda, uygun zamanlarda çeşitli pratiklerle kutlanır. İnanca bağlanan yeni yıl törenleri, Asya ve Ön-Asya toplumlarında benzer iklim ve coğrafya şartlarında zaman, ad ve pratik benzerliğiyle kutlanmıştır. Temeli dine dayanan benzer veya aynı öğeler, kültürel bir güç olarak karşımıza çıkar. İnanç, büyü, miti besler. Mitler toplumdaki değerlerin geriye dönük modelleridir (Malinowski, 1998:152).

Eski topluluklar, hayvanlar, bitkiler, kayalar, dağlar, ırmaklar, yıldızlar gibi çevrelerinde bulunan her şeyin bir ruhu olduğuna inanmaktaydılar. Bu inanca göre ruhun bedene bağlı olduğuna inanılır. Ruh, bedeni bırakırsa beden ölür. Ölen kişinin ruhu, yine de cesedine bağlı kalır. Ölüler yaşamaya devam ederler, saygı isterler. Yiyip içmek isterler. Bu nedenle ölenlerin mezarlarına sevdikleri yiyeceklerle, yaşarken beğendikleri eşyalar, araçlar konur (Tezcan, 1996:115). Tahtacı Türkmenlerinde günümüzde de süren elbiseyle ve bazı eşyalarla gömülme inanışı sürmektedir. Canlıcılığın temel özelliklerinden biri olan büyü ve falın Türkler arasında da uygulandığı bilinmektedir. 921-922 yıllarında Oğuzların yanına gitmiş olan İbni Fadlan, onların hastalığın kötü ruhların etkisiyle meydana geldiğine inandıklarını belirtmektedir (Turan, 1994:104).

Eski Türklerde, insan ruhları genellikle kuş biçiminde düşünülmüştür. İnsanlara can
vermeden önce bu ruhlar, gökte kuş olarak yaşarlar, insanlar ölünce göğe uçarlar. Dede Korkut'ta Deli Dumrul kara kılıcını sıyırıp saldırınca, Azrail bile güvercin olup pencereden çıkıp gider.

Kırgızların Er Töştük destanında bir yiğit, "Bu yedi kuş benim ruhumdu, benim nefesimdi" demiştir. Diğer taraftan, Orta Asya'da ruhlar, hayvan ve genellikle de kuş biçiminde düşünülmüştür. Şamanın gök yolculuğunda yardımcı ruhları, kuş ya da kanatlı hayvanlar olarak temsil edilmiştir (Avcıoğlu, 1995:345).

Şamanizm'den önceki Türk inançları içerisinde önemli bir yeri olan tabiat kültleri ise,
yer ve gök kültü olmak üzere ikili bir görünüm sergilemektedir. Eski Türkler tabiattaki bütün varlıklarda kavranamayan bazı gizli güçlerin bulunduğunu düşünerek dağ, tepe, taş, kaya, ağaç veya su gibi nesneleri canlı kabul etmişlerdir. Atalar kültü gibi tabiat kültleri de Türklerin çeşitli dinlere girip çıkmalarına rağmen varlıklarını sürdürmeye devam etmiştir (Ocak, 2000: 40; Eliade,1987: 202). Şamanizm bir din değil, büyü sistemi olarak yerleşip yayılırken Türkler arasında daha önce mevcut olan atalar kültü, tabiat kültleri ve Gök Tanrı inancını, Budizm, Maniheizm gibi dinlerin bazı inanç ve merasimlerini benimsemişlerdir (Ocak, 2000:53).

Kült, yüce ve kutsal olarak bilinen varlıklara karsı gösterilen saygı ve onlara tapınmadır (Tezcan,1996:120). Kült; külte konu olabilecek bir nesne ve kişinin varlığı, bu nesne ya da kişiden insana zarar gelebileceğine ilişkin inancın varlığı, bu inancın sonucu olarak fayda sağlayacak, zararı uzaklaştıracak ziyaretler, adaklar, kurbanlar vb. uygulamaların varlığıdır (Ocak,2000:113). Atalar kültünün eski Türk toplulukları arasında en köklü ve en eski inançlardan biri olduğu söylenebilir. Hemen hemen bütün Kuzey ve Orta Asya kavimlerinde bulunduğu görülen atalar kültü Hun'lar zamanında tespit edilmiştir (Ocak,1983:26). Bilge Kağan kitabesinin sonunda yer alan kısımlar atalar kültünün varlığının Göktürklerde de görüldüğünü göstermektedir (Ergin,1970:25). Atalar kültü, ruhun bir bedenden ötekine geçmesi inancını benimseyen Budizm ve Maniheizm'in Türklerce kabul görmesinde etkili olmuştur. Bu külte göre, çok yaşayan, bilgili, yönetici insanlar öldüğünde onların ruhları, ailesine ve toplumuna yardım eder ve onları korurdu (Ocak, 2000:62). Günümüzde, Anadolu halkı, evliyaların yattığı yerlere (tekke, zaviye, türbe, mezar, hazire, dergah vb.) gider ve onlardan yardım diler. Bu yardım, işsizlere iş, hastalara sağlık vb. biçimlerde görülebilir; fakat bu yardım isteğinin mutlaka inanılarak yapılması gerekmektedir (Kaya,2001:200). Bugün hâlâ Anadolu'da varlığını sürdüren, evliya, dede, baba inanışlarının kökenini atalar kültüne bağlayabiliriz.

Dağlar ve tepeler, tarihin bilinen en eski dönemlerinden beri yükseklikleri, gökyüzüne yakınlıkları dolayısıyla insanların gözünde ululuk, yücelik ve ilahilik sembolü kabul edilmiştir (Ocak,1983:70). Ağaç daima hayatın ve ebediliğin timsali olarak benimsenmiştir (Eliade,1975:231). Eliade diğer tabiat kültlerinde olduğu gibi ağaç kültünde de ağacın maddi varlığının değil, özelliklerinin ve temsil ettiği gücün kült konusu olduğunu belirtmiştir (Eliade,1975:23). Dede Korkut er olsun avrat olsun herkesin ağacı saydığını ve çekindiğini belirtmiştir.

Anadolu sahası, ağaç kültünün Müslüman Türklerdeki en ilgi çekici örneklerinin ortaya çıktığı yerlerden biri olarak görülmektedir. Ağaç kültü Tahtacılar ve Yörüklerde yaygındır. Tahtacılar, geçimlerini ağaç kesmekle sağlamaktadır. Onların ağaçlara büyük saygı ve bağlılıkları vardır. Muharrem ayında ağaç kesmek yasaktır. Hafta içinde ise salı günleri ağaç kesilmez. Yeniden ise başlayacakları zaman ağaçlara dualar okunur. Tahtacılar en çok sarıçam, ladin, köknar ve ardıcı; Yörükler ise karadut, çınar ve katran ağacını kutlu sayarlar ve hepsi de tek ağaçları kült olarak kabul ederler (Roux, 1962, Akt: Ocak, 1983:89).

Tarih boyunca "ağaç" ve "evliya" arasında kurulan ilişki de dikkat çekmektedir (Ocak,1983:93). Anadolu'da tek olan meşe ve ardıç ağaçlarını ziyaret etmek, ayin yapmak, ağaç dallarına dilek çaputları asmak yaygın pratikler olarak varlığını sürdürmektedir. Ağaçlardan, yağmur duası, çabuk evlenme ve hastalıkların sağaltımı gibi nedenlerle medet umulmaktadır (Ocak, 2000:135). Ağaç üzerine yapılan bu pratik ve inanmalar da "ağaç kültü"ne bağlanabilir. Anadolu'da ağaç kültünün kalıntıları hâlâ yaşamaktadır. Ağaç hasta çocuklara öptürülür. Tahtacı kadınlar ağaca sarılıp kısırlıklarından kurtulmaya çalışırlar. Yörük boylarında ise, kutsal sayılan ağaçların yanında uzanılmaz (Avcıoğlu,1995:359). Yine Anadolu'nun pek çok bölgesinde, ağaçlardan deva isteme, dileklerinin gerçekleşmesi için çaputlar bağlama gibi pratiklere de sık sık rastlanmaktadır.

Eski Türklerde inanç sistemi üzerine yazılı kaynaklarda, su ve ateş motifine ilişkin pek çok örnek bulunmaktadır. Bunlardan bazıları şöyle özetlenebilir. Orhun Yazıtları'nda kutsal su kaynaklarından söz edilmekledir. Tahtacılar, suyu kirlettiği için abdest almaya karşıdır. Bununla birlikte, su gibi güneş ve aydan indiğine, yani gökten geldiğine inanılan ateş de kutsaldır (Avcıoğlu, 1995:356).

Atalar ruhunun hatırası için yapılan tusların bir kısmı çocukların oynadıkları bebeklere benzemekle bir kısmı da tilki, tavşan ve başka hayvan derilerinden yapılmakta, duvarlara, sırıklara asılmakta veya torbalarda saklanmaktadır (İnan,1996:42). Şamanist Türkler kendileri için hazırladıkları yemeklerden bir kısmını sabah akşam bu tözlerin ağızlarına sürerek onlara yemek yedirmiş, daha sonra karşısına geçerek ekinlerinin ve sürülerinin bereketli olması için dualar etmiş, ilahiler söylemişlerdir. Tahtacı ocaklarında bulunan bazı pir eşyalarının kutsallığı eski Türkler arasındaki Şamanist düşünceden bir tus (töz, tös) kültünden kaynaklanmaktadır. Bazı Tahtacı ve diğer Alevî ocaklarında bulunan kutsal eşyalar da birer fetiş olarak bu tözlere örnek teşkil etmekledir (Yörükan, 1928:256).

Halk hekimliğinin bazı uygulamalarında atalar kültü ve tabiat kültleri arasında bir bağ vardır. Atalar kültü ataların takdisine dayanır. Atanın öldükten sonra ruhunun bir takım üstün güçlerle donanacağı ve bu sayede geride kalanlara yardım edeceği inancı vardır. Ataların eşyaları ve mezarları kutsal kabul edilip ruhlarına kurban sunulurdu. İslamiyet'in kabulünden sonra atalar kültü Anadolu'da Türkler arasında veli kültünün oluşumunda etkili rol oynamıştır. Üstün ruhlarla donanmış insan tipi Müslümanlıkla da bağdaşmıştır. Velinin ait olduğu toplumun sosyal, dini ve ahlaki değerlerinin temsilcisi olduğuna inanılır (Ocak,1984:3). Veli kültüyle Şamanların işlevleri arasında benzerlik vardır. Bunlardan biri, hastaları iyileştirmektir (Ocak, 1992:10). Kült, yüce ve kutsal bilinen varlıklara karşı gösterilen saygı ve onlara tapınmadır. Bu saygı ve tapınış, duayı, adağı, kurbanı, belli ritleri gerektirmektedir.

İslamiyet'te ölüden medet umma yoktur. Veli kültü, pagan kültürle ilgisinden dolayı yasaklanmasına rağmen varlığını korumuştur. Şamanist Türkler, Şamanların olağanüstü nitelikler taşıdıklarına ruhlar ve gizli güçlerle ilişki kurup onlara istediklerini yaptırdıklarına inanırlardı. Bu işlev, evliyaların dileği Allah'a iletmelerine dönüşür. Şamanist dönemden Budist döneme geçtikten sonra Budist azizlerinin çok eskilere inen kerametlerini anlatan metinler tercüme edildi. Ayinlerde halkın okuması için oluşturulan metinler geniş tabana yayıldı. Bu yolla evliyaların menkıbelerine Şamanların üstün ruhani güçlerle donanmış kişilikleriyle, Budist azizlerin kerametleri de eklendi (Ocak, 1984:7). Türk Şamanları olağanüstü kimlikleriyle Bektaşi velayetnamelerinde yazılmış menakıpnâmelerde adeta yeniden hayat bulmuş gibidirler. Atalar kültü ruhun bedenden bedene geçmesi (tenasüh, reenkarnasyon) inancını taşıyan Budizm ve Manihaizm'in Türklerde kabul görmesinde etkili olmuştur. Atalar kültüne göre çok yaşayan, bilgili, yönetici insanlar öldüğünde onların ruhları, ailesine ve toplumuna yardım eder. Onları kötülüklerden korur. Bu ataların yalnızca ruhları değil, eşyaları da kutsallaştırılmıştır. Türklerdeki evliya kültünün temelinde atalar kültü yatmaktadır (Ocak,2000:113).

Halk, evliyaların yattığı mezar, hazire, yatır, türbe, zaviye, tekke, dergah vd. yerlere gidip dua eder. Veliden; hastalıklardan kurtulma, iş bulma, kısmet açma gibi çeşitli konularda yardım istenebilir. Dua edip de istekte bulunanın mutlaka bunu inanarak yapması şarttır, aksi halde isteğin gerçekleşmeyeceğine inanılır. Ziyaretlerde dua okunur, ata ruhlarından yardım dilenir. Ziyaret suyundan medet umulur. Bazı durumlarda atalar kültüyle su kültü, tepe kültü ve taş kültü birleşir. Türklerin İslamiyet'i kabul etmesinden sonra da halkın yatırlara gitmesi üzerine "Allah'ın sevgili kulları olan ve Allah'a sözü ve nazı geçebilen evliyanın yardımını dilemek" şeklinde açıklanmağa çalışılmıştır (Eröz,1992:103).

Eski Türk inançlarından atalar kültü, günümüzde farklı uygulamalar ve inanışlar arasında varlığını devam ettirmektedir. İnsan sağlığıyla ilgili konularda halk arasında öncelikle modern bilim ve bilgi tercih edilir. Eski halk inançlarına dayalı bu tür halk hekimliği uygulamaları doktor sonrası hasta yakınlarının iyileşmeye yönelik psikolojik telkin olarak bu uygulamalar önemli rol üstlenmektedir. İnanılarak, kutsallaştırılarak yapılan bu tür uygulamalar, halk hekimliğinin kuşaklar boyu devam etmesini sağlamaktadır (Kaya, 2000:199).

Kültür değerleri Türk kültürünün tarih içindeki görünümünün değişmesine ve gelişmesine paralel olarak bir değişim ve gelişim içinde olmuştur. İnanç merkezlerine bağlı kültür değerleri, yaşayan kültür topluluğunun dünya görüşüne ve değerler sistemine göre şekillenir (Artun, 2000: 40). İnanç merkezlerinin Türk kültür ve toplum hayatında önemi büyüktür. Türklerin İslamiyet öncesi dini, tarihi, kültür ve toplum hayatıyla ilgili dünya görüşleri ve hayata bakışları konusunda ip uçları verir. Türkiye'de geleneksel değerler ve pratikler, yeni biçimlenmelerle modernleşerek varlığını sürdürmektedir. Anadolu'nun zengin inançlarla beslenmesi eski dönemlerden günümüze çok zengin bir inanç, değerler ve pratikleri bünyesinde yaşatmıştır. Bu bir tür halk inançları denilen senkreist (bağlaştırmacı) dinselliktir (Atay, 2000:47). Geleneksel dinsellik günümüzde yeniden yapılanarak varlığını sürdürmektedir. Türkler, Avrupa ve Asya kıtalarına yayılmış dört bin yıllık bir tarihe sahip dünyanın en eski ve devamlı milletlerinden biridir. Orta Asya'daki ata yurtta ve buradan çevreye sürekli göçler sonucu dünyaya yayılmış bulunan Türklerin İslamiyet'i kabul etmeden önceki dönemleri üzerine yapılan araştırmalarda ne
yazık ki pek az yazılı malzeme bulunmuştur. İnanç merkezleri günümüzde Türk kültür tarihinin kaynağı olmaları yönüyle yeniden ele alınmalıdır. Buralardan elde edilen yeni malzemeler Türklerin günümüz inançlarının temeli olan eski inançlar dünyasına yeni bir kapı açacaktır.

Evliyalar, velayet derecesine ulaşmış kişilerdir. Kimi zaman tayy-ı mekân (bir anda uzak mesafelere gitme), tayy-ı zaman (bir anda birkaç yerde bulunma ), su üstünde yürüme, kalp okuma vd.gibi üstün özelliklere sahiptir. İslam inancına göre buna "keramet sahibi olma hali" adı verilir. Ziyaret, adak, kurban ve benzeri uygulamaların varlığı olmalıdır (Ocak, 2000:113). Kutsal kabul edilen yerlerden alınan taş, toprak, su gibi nesnelere dokunmak, üzerinde taşımak, içmek, üzerine dökmek şeklinde aracı olarak kullanılmaktadır. Bu yerlerden psikolojik rahatsızlıklar için de
şifa aranır (Kalafat,1997:36; Başar,1972:159).

Tarihsel süreçte, her kültürde olduğu gibi Türk kültürünü belirleyen değer norm, sosyal kontrol öğeleri ve formlar değişikliğe uğramıştır. Bir çok kültik ve ritüel özlü işlemin ve pratiğin uygulanmasını gerektiren ölü kültü çeşitli bölgelerde yerel özellikler göstermekle birlikte ana çizgisi bakımından aynıdır. Her yörenin kendi inanç, görenek, estetik ve sosyo-ekonomik anlayış ve değerlerine göre değişebilen ama hepsinin özünde insan olan bir takım inanma ve pratikler vardır. Toplumca inanılan bu doğrultudaki her tür inanma ve pratik bu etkinliklerin içindedir. İnsanlar geçmişle gelecek arasında bir bağlantı kurmaya çalışmışlardır.

Anadolu insanı kendilerine yurt kuran ve seçkin kişileri sonsuza değin yaşatmak, hem de kendi hayatlarını onlarla paylaşmak için bazı mekanlara kutsiyet vermişlerdir. Ayrıca buraları emanet duygusuyla koruyarak ziyaret etmek suretiyle onlara karşı olan vefa borçlarını ödemeye çalışmışlardır. Halen ziyaret edilmekte olan bu makamlardan bazılarının eski inanç ve kültürlerden izler taşıması durumu büyük ölçüde değiştirmemiştir. Bunların ötesinde bazı efsane ve menkıbelerle süslenen ziyaret olgusu yörenin kültürel ve dini değerleriyle de zenginleştirilmiştir.

Din bilimcilerin kitaplı dinler olarak ifade ettiği semavi dinler, eski dinlerin ve inançların etkisinden kurtulamamışlardır. Türkler Müslümanlığa eski inançlarını da taşıdılar. Türkler İslamiyet'i kendi inançlarıyla harman edip yeni bir sentez oluşturdular.Araştırıcılara göre Türkler arasında İslamiyet'i, dini sufice yorumlayan, halkın benimseyeceği biçimde ifade eden ve halkın eski inançları ile yeni dini kaynaştıran sufiler olmuştur.
Eski Türk İnançlarının Çukurova Konar-Göçer Türkmenlerine Yansımaları
Çukurova bölgesinde yörük ve göçer adlarıyla bilinen hayvancılığa bağlı ekonomileriyle göçer, yarı göçer ve yaylacı olarak niteleyebileceğimiz göçer topluluklara günümüzde de rastlıyoruz. Bunlar hayvancılığın yanı sıra kilimcilik, demircilik, el sanatları ve tarımla uğraşırlar. Göçebe kültüründen yerleşik kültüre en son geçen Çukurova Yörükleri, Türkmenleri binlerce yıllık kültürü günümüze kadar saklayıp taşımışlardır. Orta Asya Türk kültürünün, Anadolu halk kültüründe şekillenmesinin en güzel örneklerini Yörüklerde, Türkmenlerde görüyoruz.

Büyük kültür merkezlerinden uzak yayla ve köylerde yaşayan Yörüklerde ve Türkmenlerde göçebe hayatından kuvvetli izler görülür. Tabiatla iç içe hayat, gelenek ve görenekleri şekillenmiştir. Eski Türklerin âdetlerinin ve törenlerinin izlerine günümüz Yörük ve Türkmen kültüründe rastlıyoruz. Göçebelikten yerleşik hayata geçerek yeni bir toplum düzeninin kurulması yeni bir kültüre geçişi hızlandırmıştır. Yörük ve Türkmen kültürünün her yönüyle incelenip araştırılması eski Türk kültürüne ait ipuçları verecektir. Bu bildirimizde rastladığımız eski Türk kültürüne ait ipuçlarından bazılarını şöylece sıralayabiliriz:
GEÇİŞ DÖNEMLERİ
DOĞUM ADETLERİ, İNANIŞLARI VE BUNLARA BAĞLI PRATİKLER (K.9, K.11, K.37 K.1, K.3,K.7, K.9)
Al Basma
Al kelimesi, uğursuz, olumsuz, istenilmeyen, basarak zarar veren anlamına gelir. Aladağ Yörüklerinde albasması inancı vardır. Aynı zamanda bırobıro diye bilinen ve korku veren bir canlının varlığına da inanılır. Bırobıro seslendiği insanı kandırabilirse onu ikiye böleceği inancı vardır. Bir kuş gibidir. Loğusaya zarar vereceği düşünüldüğünden uğursuz sayılır (Kalafat, 1994: 153-175).

Tarsus'ta loğusanın üstünden cenaze alayı geçerse loğusayı ve çocuğunu al basar inanışının temelinde de cenazenin arkasından iyi ruhlar geçer, loğusa da cünup olduğu için bu ruhlar loğusayı çarpar düşüncesi yatmaktadır. Gelinin ve cenazenin kırkının bebeği ve loğusayı çarpacağı inancında cünupluk kavramıyla karşılaşıyoruz. Dolayısıyla âdet ve İslâmi kuralların iç içe geçtiğini söyleyebiliriz (Dalgıntekin, 1995).

Feke'de albasması konusunda yapılan uygulamalarda eski kültür izlerinin yanında odaya Kuran koyma gibi uygulamalarla da İslâmî etki de kendini göstermektedir (Karakaş, 1985).
Sıtıralı Çocuk
Yörüklerde aşiret gelinleri çocuğu davarda, yolda, ocağın başında doğurur. Ocağın başında aş yaparken doğan çocuk erkek olursa sıtaralı (şanslı) sayılır. Davar başında doğan erkek çocuğu kutlu sayılır. Yabanda, odunda doğan çocukların ise ocağın yiğitleri olacağına inanılır (Yalgın, 1997: 63).
Sarılık
Adana'da doğumdan hemen sonra çocuğun fizyolojik bir değişiklikle geçirdiği sarılık için de bazı uygulamalar yapılır. Çocuğa örtülen ve giydirilen sarı giysi ve üzerine takılan sarı nesne ile sarılığın gelmeyeceğine inanılır. Halk inanmalarında uygulanan pek çok pratikte, burada olduğu gibi benzetme veya taklit öğelerinden yararlanılmaktadır (Başçetinçelik, 1998 )
Göbek Kesme
Aladağ'da yeni doğan çocuklarda göbek kesme ile ilgili yapılan tüm bu işlemlerle doğan çocuğun geleceğinin etkileneceğine inanılmakta, bu amaçla benzetme ve taklit yoluyla çocuğun gelecekte iyi okuması, inançlı biri olması, iyi bir mesleğinin olması, evine bağlı biri olması beklenmekte ve onun bir parçası kabul edilen göbek gelişigüzel, herhangi bir yere atılmamakta, büyüsel nitelikli işlemler uygulanmaktadır (Yılmaz, 2005 ).
İlk Tırnak Kesilmesi
Aladağ'da çocuğun tırnağının ilk defa kesilmesinde de bazı pratikler uygulanmaktadır. Örneğin ileride eli bolluk içinde olsun diye önüne çeşitli değerlerde para konması ve istediğini alması uygulaması bu tür büyüsel pratiklerdendir (Yılmaz, 2005 ).
Kırklama
Adana'da anne ve çocuk kırklandıktan sonra, aynı suyla veya artan suyla çamaşırları yıkanmaktadır. Adana ve çevresinde çocuk ve anne, 7., 20. ve 40. günlerde yıkanmaktadır. Kırklama adı verilen bu törenlerde suya; altın, taş, yapraklar ve çiçekler atılmaktadır (Başçetinçelik, 1998 )

Feke'de kırkıncı gün bebeğin doğumundan sonraki en önemli günlerden biridir. Bu günde çocuk, annesi ve kullandıkları eşyalar yıkanır. Böylece çocuk yeni bir döneme başlar. Uygulamalardaki kırk sayısı da dikkat çekicidir. Eski Türk kültüründe karşımıza çıkan bu formülistik sayıya bugün de rastlamaktayız (Karakaş, 2005).
Aydaş Çocuk, Aydaş Aşı
Adana'da doğumdan sonraki aylarda gelişemeyen, cılız, hastalıklı çocuğa aydaş çocuk adı verilir. Aydaş çocuk için aydaş aşı pişirilir. Bu, sembolik bir aştır. Çocuğun yeterince pişmediği düşüncesinden hareketle yapılan taklit büyülerinin uygulamasıdır. Aydaş çocuğu dikenli gül ağacının arasından ve kurt ağzının iskeletinden geçirme uygulanan diğer pratiklerdir. Eski Türklerden bugüne kadar kurt, kutsal bir hayvan olarak kabul edilmiş, kurdun derisi, bıyığı, dişi, başı halk hekimliğinde şifa verici olarak kullanılmaktadır (Başçetinçelik, 1998 )

Feke'de aydaş çocuk uygulamalarda dört yol ağzında aydaş aşı pişirme dikkat çekicidir. Burada çocuğun fiziksel olarak henüz tam anlamıyla olgunlaşmadığı ve bu şekilde yolların kesiştiği noktadan da güç alınarak çocuk ateşle olgunlaştırılmaya çalışılmıştır. Bu bir taklit büyü olarak değerlendirilebilir (Karakaş, 2005 )
Köstek Kırma
Adana'da yürüyemeyen, yürürken ayakları dolaşıp düşen çocuğun kösteği kırılır. Büyülük bir işlem olarak köstek kırmada, çocuğun yürümesini engelleyen bağ kesilmeye çalışılarak taklit büyüsü yapılmaktadır. Bunun için çocuğun bacaklarına şeker sucuğu, ip, şeker torbası bağlanır ya da ayakları arasına simit konur. Köstek, ya bir çocuk, ya yaşlı bir kadın tarafından kesilir, ya da köpeğe ekmek vererek çocuğun kösteğinin kırılması istenir. Başka bir çocuğun eline sucuk verilerek yürüyemeyen çocuğun o sucuğu almak için yürüyeceğine inanılır ya da bacağına takılan simidi bir çocuğun kapmasıyla çocuğun yürüyeceğine inanılır. Çocuk yürürken köstekleniyorsa kösteği, üç salı makasla boş bir şekilde kesilir (Başçetinçelik, 1998 )

Feke'de Köstek kesme uygulamasında çocuğun yürüyememe durumunu ortadan kaldırmak için de taklit büyü şeklinde bir işlem görüyoruz. Çocuğun ayaklarına bağlı olan ip kesilerek ayaklarının açılması ve yürümesi sağlanmaya çalışılmaktadır.
Yedi İnancı
Adana'da doğan çocuğun yedi yaşına kadar saçını kesmeme veya saçını yedinci yaşında ziyarette kesme, yedi yıl başkasından giydirme ya da yedi Mehmet evinden giydirme gibi yedili uygulamalara çokça rastlanmaktadır (Başçetinçelik, 1998 ). Bebek Eşi Adana'da doğumdan hemen sonra çocuğun eşinin toprağa gömülmesi olayı eski Türklerden günümüze kadar halk geleneğinde yerini korumaktadır. Eskiden olduğu gibi bugün de eş toprağa gömülmekte göbek de uygun bir yere saklanmakta veya gömülmektedir (Başçetinçelik, 1998 ).
Loğusa ve Bebeği Koruma
Adana'da loğusa ve çocuğun bulunduğu odada bulundurulan süpürge temizliği, ayna aydınlığı ve parlaklığı, makas/satır/bıçak/demir/iğne gibi aletler gücü, nazar boncuğu kötü gözleri önlemeyi amaçlamaktadır. Odadaki kırmızı renklerle, dikkat rengin parlaklığı üzerine çekilmekte, anne ve çocuk kötü gözlerden korunmaktadır. Süpürgenin temizliği ve koruyuculuğu ile alkarasının girmesi önlenecek, aynanın aydınlığı ile kötü ruhlar uzaklaştırılacak, demir veya çelikten yapılmış aletlerle anne ve çocuk kötü güçlere karşı güçlü olacaktır. Kur'an İslamî bir öğe olarak kötülüklerin uzaklaştırılmasında araç olarak kullanılmaktadır. Kapıya bağlanan al veya dikenli çalı ile, o evde 8henüz hassas ve zayıf durumda birilerinin bulunduğuna dikkat çekilmekte ve gelecek kişiler uyarılmaktadır (Başçetinçelik, 1998 ).

Feke'de loğusa konusunda yapılan uygulamalarda, doğumdan sonra zayıf düşen anneyi hastalıklardan koruma ve eski gücünün geri kazandırma düşüncesini görmekteyiz (Karakaş, 2005).
Bebeğin Nazardan Korunması
Adana'da çocuğa nazar değmesinden çekinilerek bazı uygulamalara başvurulur. Bunun için çocuğa nazar boncuğu veya çengelli iğne takmak, çocuğun ilk kakalı bezinde var olduğuna inanılan güçten yararlanmaktır. Çocuğun ilk kakalı bezi, kutsal bir nesne gibi 40 gün saklanmakta, kötü etkileri uzaklaştıracağına, yaraları iyileştireceğine inanılmaktadır. Kapıya asılan soğanlı iğne, kırmızı kurdele de, kapıdan gireceğine inanılan kötü güçlerin girmesini engellemek içindir (Başçetinçelik, 1998 ).
Diğer Doğum Adet ve İnanmaları (K.2,K.4, K.5, K11,)
* Yörüklerde, erkek çocuk obanın alevi, kız çocuk evin közüdür, sözü yaygındır.

* Çocuk doğunca tuzlanır, mersin yapraklarına sarılır. Tombulak kökü dövülerek toz haline getirilir. Kırk gün tombulak tozu katılmış suyla yıkanır.

* Çocuk kırk günlük olunca vücuduna bal sürülür. Ak toprak tozu serpilerek kundaklanır.

* Diş çıkaran çocuk için buğday kaynatılır, süt dağıtılır.

* Bebeğin göbeği düşünce kırkı tane taş sayıp taşları çocuğu yıkayacakları suya atarlar. Bebeği yıkarlar.

* Bebek yaşamıyorsa yedi yaşına kadar yedi kapıdan istenilen elbiselerle giydirilir. Eğer bebek erkekse saçı yedi yaşına kadar uzatılır. Kesilirken de kurban kanı akıtılır.

* Adana ve çevresinde doğacak çocuğun yaşaması için yedi Mehmet evinden para toplama uygulamasına rastlanmaktadır (Başçetinçelik, 1998 ).

* Adana'da Bulgur, soğan, ciğer gibi yiyeceklerin anne sütünü çoğaltacağına inanılır. Anadolu'nun değişik yörelerinde anne sütünün çoğalması için çeşitli şekillerde uygulanan büyüsel pratiğe burada; otlamaya giden ineğin ağzına soğan verilmesi, çobanın avucuna kavurga verilmesi biçiminde rastlanıyor (Başçetinçelik, 1998 ).
EVLENME ADETLERİ, İNANIŞLARI VE BUNLARA BAĞLI PRATİKLER (K.12,K.1, K.13,K.15, K.16)
Kuşak Kuşatma
Kuşak bağlama âdeti gelinin yakınları tarafından bağlanır ve bekâreti temsil eder. Düğün günü gelinin erkek kardeşi yoksa dayısı veya amcası gelin kuşağı adı verilen kırmızı ipek şeridi, gelinin beline üç defa çözerek bağlar. Bu davranışla gelinin gideceği yere bolluk, bereket ve uğur getireceğine inanılır.

Eski Türk inançlarında alplerin, kamların kuşandıkları kuşak ile, kutsiyet ifade eden üç sayısının birleştiği görülür. Kuşak kuşama, İslâmiyet'in kabulüyle çeşitli tarikatlarda ve Ahilik teşkilatında varlığını sürdürmektedir.
Gelin Başı Salavatlama
Çeyizden sonraki gün yenge, kız evine gelir. Akşam kına eğlentisi düzenlenir. Kınada davetliler oynar, eğlenir, sonra da kına yakılır. Eğlence bittikten sonra gelinin başı salavatlanır ve başında kelle şekeri kırılır. Şekerin bir kısmı ayrılır, düğün günü gelinle damat eve gittiğinde şerbet yapılıp içirilir. Eskiden kaynana, gelinin sözünü tutması için şerbete tükürürmüş.

Tarsus'ta oğlan evinden iki tepsi öteberi hazırlanır. Köyün erkekleri bu tepsileri alır, gezdirerek kız evine getirir. Bu eşyalar kız evine bırakılır. Köy halkı kız evinde toplanır. Gelin ortaya getirilir, davul çalınır, oynanır. Gelin bacı (Köyün ileri gelen, hali vakti yerinde, dul olmayan kadını) gelir, gelinin başında el demiriyle kelle şekeri kırar. Kınaya gelenler başlarının ağrımaması için bu şekerden yerler. Şekerin baş kısmı oğlanın annesine ya da kız kardeşine verilir. İlk gece gelinle damada bu şekerden şerbet yapılıp içirilir. Gelinin başına altın veya para atılır .Akşam komşular gelir, gelin ortaya alınır, kına yakılır. Kına özendikten sonra gelinin eline biraz konur. Bu kına salavatlanır ve damada gönderilir. Damat bu kınayı serçe parmağına yakar (Dalgıntekin, 1995).

Adana'da duvak günü, kimi yörelerde çeşitli büyüsel pratikler de uygulanmaktadır. Bunların bazılarında gelin kıbleye doğru dönerek bir yastığa diz çöküp dua etmektedir. Yastığın etrafında üç kez döndürülmekte, ardından yastığın üzerine diz çöktürülmektedir. Ortaya konan yastığın üzerinden atlatılmakta ve dilekte bulunması istenmektedir. Ayrıca beraberinde getirdiği tuz ve şekeri, mevlitte ortaya konan okunmuş tuz ve şekerle karıştırmaktadır. Tuz ve şekerin üstünde durduğu sehpayı üç kez salavatla kaldırarak dilekte bulunmaktadır. Yapılan bu pratiklerde amaç, gelinin yeni geldiği bu evde ağzının tatlı, geçiminin iyi, çocuklarının sağlıklı olmasıdır. Yastığın obje olarak kullanılması, evlilik için toplumumuzda sıkça kullanılan bir yastıkta kocama sözünün bir yansımasıdır. Bu pratikle çiftlerin aynı yastığa yıllarca baş koymaları istenmektedir (Başçetinçelik, 1998 )
Testi Kırma
Tarsus'ta gelin, oğlan evine gidince eline bir ibrik su verilir. Su yere döktürülür ya da gelin eve girerken atılarak kırılır. Bunun sebebi suyun aydınlığın sembolü olmasıdır. Yere dökülen suyun evlilere huzur ve mutluluk getireceğine inanılır. (Dalgıntekin, 1995). Testiye ceviz koyma eski Türklerdeki saçı karşılığıdır. Bu hareket bir çeşit hayır duası almaya, birilerini sevindirmeye yöneliktir. Aladağ'da üzüm, şeker, buğday, para gibi şeylerin gelinin başına saçı olarak serpildiği görülmektedir. Feke'de gelin eve girerken yapılan bardak kırma ve kapıya yağ-bal sürme âdeti ise gelinin ileride uğurlu, tatlı dilli ve evine bağlı bir kadın olması dileğini sembolize eden bir uygulamadır. Ayrıca damat ve gelinin üzerine serpilen arpa ve şeker ailenin bereketli olmasını sağlamak amacıyla yapılan bir işlemdir (Karakaş, 2005 ).
Kilit Açma
Adana'da belli bir yaşa geldiği halde evlenemeyen kızların kısmetlerini açmak için çeşitli yollara başvurulur. Bunların başında kilit açma gelir. Kilit açma eylemi, cuma günü camiden ilk çıkan kişiye yaptırılmaktadır. Kilit kızın başının üstünde açtırılmaktadır. Kimi zaman kilit perşembe akşamı bir delikanlıya kapattırılmakta kimi zaman da camiye giren kişiye kilit verilmekte; bu kişi girerken kilitlediği kilidi, camiden çıktıktan sonra dualarla açmaktadır. Kilidin kapalılığı ile kısmetin kapalılığı arasında ilişki kurulmakta ve kilidin açılmasıyla kısmetin de açılacağına inanılmaktadır. Benzetme öğesinin kullanıldığı bu büyüsel pratiğe dini motifler de eklenerek işlemin dinsel güçlerle donatılması sağlanmıştır. İşlem, Müslümanlar için kutsal sayılan cuma günü yapılmakta ve halk arasında kutlu kabul edilen sayı üçle, 3 cuma tekrarlanmaktadır. Kısmet açma için kızın elbisesinden yırtılan parçalar dilek ağacına bağlanır. Ağaçlara çaput bağlama pratiği İslâmiyet öncesi Türk topluluklarında da görülen kansız kurban sunma pratiklerindendir (Başçetinçelik, 1998 )

Yörede uygulanan kilit açtırma âdeti, benzetmeye dayalı büyüsel bir işlem olarak değerlendirilebilir. Kısmetin kapalılığı, kilidin kapalılığına benzetildiğinden kilidin açılması yoluyla kısmetin de açılacağına inanılır (Karakaş, 2005 ).
Saçı Saçma
Anadolu'nun hemen her yerinde olduğu gibi Adana ve çevresindeki geleneksel düğünlerde de gelin oğlan evine geldiği zaman başından, buğday-arpa, kuru üzüm, şeker ve bozuk para atılmaktadır. Serpilen buğday, para ve arpa ile gelinin yeni evine bereket getirmesi, kısmetinin bol olması, çocuklarının olması; üzüm ve şeker ile gelinin yeni evinde ağız tadının iyi olması; para ile de gelin ve damadın zengin olmaları amaçlanır. Bu saçıyı; çoğu kez kayınvalide ya da aile büyüğü bir kadın, gelinin arabası üstüne ya da indikten sonra başı üzerine serper (Başçetinçelik, 1998 )
Levirat
Önceleri İslâmiyet'in uygulamasında olmayan bazı âdet ve inanmaların İslâm tarafından da onaylandığını söyleyebilir ve levirat âdetini buna örnek olarak verebiliriz. İslâmiyet'in üvey annelerle evlenmeyi yasaklayıp kadınların ölen eşlerinin kardeşleriyle evlenmesini emretmesinden sonra levirat âdeti bu yönde uygulanmaya başlamıştır.
Tozak
Güneyde Türkmenlerin kız ve gelinleri, tavuk tüylerini boyayarak başlarına takarlar, onun ismine tozak denir. Tozak takılırken şu mani söylenir:

Yel vurur kozak oynar
Başında tozak oynar
Ben yarimi ne yaptım ki
O benden uzak oynar

Bu tozak, köy kadınları tarafından saatlerce hazırlanarak yapılır. Bu tozağı takan kızların kısmetinin açılacağına, tozağı takan gelinlere ise uğur getireceğine inanılır (Yalgın, 1997: 143).
Diğer Düğün Adet ve İnanmaları
(K.15,K.16,K.17,K33,K.34,K.35)

* Ekmek ve buğday bereket demektir. Yörük düğünlerinde kaynana, gelinin üstünde ekmek böler, bu üç defa, gelin bereketli olsun diye yapılır. Sonra Kur'an-ı Kerim gösterilir (Cin, 2004).

* Düğünde geline su gibi aydın, uğurlu olsun diye su ceresi kırdırılır. Gelin evinde tatlı olsun diye su ceresinin içine şeker katılır(Cin, 2004).

* Gelinin başında, uğurlu tatlı dilli olsun diyerek şeker kırıp pekmez gezdirirler(Cin, 2004).

* Gelin babasının evinden giderken arkasından kovayla su serpilir. Amaç gelinin babasının evinden soğuyup gittiği yere alışmasını sağlamaktır.

* Gelin, oğlan evine geldiğinde, arabada ya da herhangi bir binek hayvanı üzerindeyken gelinin ilk çocuğunun erkek olması dileğiyle kucağına erkek çocuk verilir.

* Gelinin üzerine saçı olarak buğday, arpa vb. gibi tahıl atılır. Bundan amaç gittiği yere bereket götürmesini sağlamaktır.

* Gelin, damadın evine girmeden önce kayınbaba ve kaynana kapının iki tarafında durarak ellerini yukarıda birleştirirler. Amaç ana babanın sözünden çıkmasını önlemektir.

* Gelinin kucağına çocuk verilir. Gelin de çocuğa mendil, şapka, çorap verir. Geline
pamuk ipliği kırdırılır. Bundan amaç gelinin huyunun kırılmasıdır.Yeşil bir yaprağa yağ ve bal sürülür, gelin bunu kapıya yapıştırır.

* Düğün ve önemli olaylarda toy adı verilen toplu ziyafet.

* Genç kızların, gelin kınasından uğur amacıyla bir parça saklamaları.

* Geline hayırlı uğurlu olması için saçı saçma.

* Gelin başlığına tavuk tüyü takma.

* Gelin başlığı olarak kartal tüylerinden yapılmış kepezin kullanılması.

* Gelinin iyi huylu olması için iplik kırma.

* Düğünde düğün evine bayrak asma.

* Düğüne konuk olarak gelen obaların bayraklarıyla gelmeleri.

* Gelin alayının mezarlık çevresinde döndürülmesi.

* Yeni gelin aileye huzursuzluk getirmesin diye ayağının altı hafifçe yakılır.

* Gelin eve gelmeden önce kapıya bir ip bağlanır ve yağ hazırlanır. Gelin eve girerken ipi kırar, yağı kapıya sürer, su koydukları kabı devirir ve içeri girerler.
* Kısırlık olmasın diye gerdek gecesi gelin ve damada yumurta yedirirler.


Çukurova Konar-Göçer Türkmenlerinin Halk Kültürlerinde Eski Türk İnançlarının İzleri (2.Bölüm)


Çukurova Konar-Göçer Türkmenlerinin Halk Kültürlerinde Eski Türk İnançlarının İzleri
Prof. Dr. Erman ARTUN
<< 1. Bölüm / 2. Bölüm
ÖLÜM ADETLERİ, İNANIŞLARI VE BUNLARA BAĞLI PRATİKLER
(Yalman, 1977:258-268 ) , (K.5, K.28, K.10,K.28, K.30,K.31, K.32)
Ölüm olayı gerçekleştikten sonra yeni bir ölümün olmaması için, ölünün yattığı yere taş konması; taşın ağırlığının ölümü alması, yok etmesi için, işi biten kazanın ters çevrilmesi; kazanın yeni bir ölümde kurulmasını önlemek için, cenaze geçerken ve yıkanırken çoluk çocuğun bile uyandırılması; uyuyanların, özellikle daha korumasız olan çocukların ölü baskınına uğramamaları için, ölünün yıkanacağı suyun evden kullanılmayıp dışardan getirilmesi; ölümün evdeki diğer bireylere bulaşmasını önlemek için, cenazeden sonra evde üzerlik , buhur tüttürülmesi; evin süpürülmesi; evde dolaşan ölüm ruhunu ve diğer kötü ruhları uzaklaştırmak için, cenaze evden çıkarılırken arkasından oklava ya da bıçak gibi şeyler atılması, haftanın ilk günü ölen cenazenin yıkanırken üstünde oklava kırılması; evden çıkan ölünün arkasının kesilmesi, devamının olmaması için, cenaze evinden geldikten sonra el yüz yıkanması; ölümün bulaşmaması için uygulanan davranışlardandır (Başçetinçelik,1998 )

Toplumumuzun her kesiminde ölümün belirli günlerinde uygulanan pratikler, İslamiyet öncesi Türk toplumlarında da uygulanan adet ve inanmalardandır. Her dönemde Türk topluluklarında ölünün gömüldüğü gün eve dönüşte , kurbanlar kesilip yemekler yenmiş ve bu toplu yemek yeme özellikle 3., 7., 20. ve 40. günde bütün köy ve oba halkının katılımıyla ölenin ruhu için tekrarlanmıştır. Özellikle ölümün yıl dönümünde yapılan törenlere büyük önem verilmiştir. İslamiyet'ten sonra, İslâmî çevrelerin ölünün ruhu için yemek yeme pratiğini hoş görmemelerine ve karşı çıkmalarına rağmen, belirli günlerde yenen bu yemekler İslâmî motiflerle de renklenerek ölünün ruhu için okunan dua, Kur'an ve mevlitlerle yüz yıllardır Müslüman Türk topluluklarında uygulana gelmiştir (Başçetinçelik,1998 )

Ölen kişinin eşyaları yıkanarak ve temizlenerek ölümden arındırılmakta ve başkalarına verilerek de ölüm evden dışarıya çıkarılmaktadır. Ölünün bıraktığı eşyalarıyla, geride kalanları tedirgin edeceği korkusu, uygulanan pratiklere egemen olmaktadır. Yine de bu amaçla, ölenin gözünün arkada kalmaması için, ölenin en yeni giysisi tabutun üstüne konulmaktadır. Ölenin eşyalarıyla ilgili bu uygulamalarda İslamiyet öncesi Türk topluluklarında görülen, ölenin öte dünyada da ihtiyacı olacağı düşüncesiyle; ölünün giysileriyle ve eşyalarıyla gömülmesi pratiğinin izlerini görmek mümkündür (Başçetinçelik,1998 )

Eski Türklerden günümüze kadar Türk toplumları için mezarlar ve mezarlıklar kutsal yerler olarak kabul edilmiş, sık sık ziyaret edildiğinde ölülerin mutlu olacağına inanılmıştır. Atalar kültü eskiden olduğu gibi bugün de işlevini sürdürmektedir.

Feke'de yıkama ve kefenleme İslâmî usullere göre yapılmaktadır. Ölünün yıkanması, abdest aldırılması, kefenlenmesi bu esaslara göre yapılan uygulamalardır. Bunların yanında ölünün yıkandığı suyun kaynatıldığı kazanın ters çevrilmesi ise büyüsel bir işlem olarak değerlendirilebilir. Kazanın ters çevrilmesiyle ölümün kazanın altında kalması ve oradan uzak olması sağlanmaya çalışılmaktadır (Karakaş, 2005 ).

Feke'de ölü evinde gördüğümüz âdetler bize eski Türklerde görülen mezardan dönenlerin ölünün çıktığı eve gelip topluca yemek yemelerini ve içki içmelerini hatırlatmaktadır. İslâmî gelenek içinde içki yasak olduğu için içki içme âdeti kaybolmuş; fakat topluca yemek yeme âdeti devam etmektedir. Bu da bize eski kültür izlerinin İslâmiyet'e rağmen bugün hâlâ varlığını devam ettiğini
göstermektedir (Karakaş, 2005 ).

Feke'de ölen kişinin eşyalarının yıkanıp ihtiyaç sahiplerine verilmesi dini bir işlem gibi görünmesine karşın bu işlem, ölümün arıtılıp evden uzaklaştırılması ve ölünün tekrar geri gelebileceği inancına dayalı büyüsel bir işlem olarak değerlendirebiliriz.Ölenin yakınları, devir ile ölen yakınlarının 12
dünyada yerine getiremediği İslâmî emirleri yerine getirmeye çalışırlar. Böylece geride kalanlar ölenin diğer dünyadaki durumunu kolaylaştırdıklarına ve rahat olmasını sağladıklarına inanırlar (Karakaş, 2005 ).

Aladağ ve çevresinde, ölünün ardından bir dizi âdet ve inanma uygulanır. Dinsel yönü ağır basan bu uygulamalarda, büyüsel pratikler de görülür. Rüyaların, birtakım nesnelerin ve hayvanların ölümü çağırdığı düşünülür. Ölümü uzaklaştırmak için çeşitli davranışlarda bulunulur. Cenaze çıktıktan sonra kötü ruhları evden uzaklaştırmak için tütsü yapılır (Yılmaz, 2005 ).

Eski Türklerden günümüze gelen bir inanışla, ölünün gömüldüğü gün, mezardan dönenlerin ölü evinde yemek yeme geleneğine Aladağ'da da rastlıyoruz (Yılmaz, 2005 ).

Aladağ'da ölünün evinin kapısı yedi gün hiç kapanmamakta, gelen gidenler olmaktadır. Bu arada, kişinin öldüğü odada yedi gün ışık yakılmaktadır (Yılmaz, 2005 ).

Aladağ'a vardır. Ruhun ölmezliğine inanıldığı için ölüm kelimesi yerine dünya değiştirdi , göçtü , don değiştirdi , hakka yürüdü gibi terimler kullanılır.
Mezar saçısı
Eski Türkler, olağanüstü güçlere sahip olduğuna inanılan iye ve ruhları memnun etmek, onların yardımını ve rızasını kazanmak amacıyla yiyecek-içecek dağıtırlardı. Bunlara saçı adı verilmiştir. Saçılar öz itibariyle kansız kurban niteliğindedir. İşte mezarların üstüne serpilen arpa, buğday, bulgur gibi yiyecekler de iyeleri memnun etmek amacını taşır. Kansız kurbanlar sayesinde kara iyeleri memnun ederek mezardan uzaklaştırmak ya da ak iyelerin yardımını kazanmak amacının güdüldüğü söylenebilir. Mezar üzerine arpa ya da buğday serpilmesindeki amaç; mezar
başına gelen hayvanların bunları yemesi ve ölüye sevap kazandırmasıdır.
Ölüye Kına Yakma
Taşeli yöresinde yaşlı hastalar ölmeden önce el ve ayaklarına kına yakılarak süsleme, ölüye kına yakma, ölüye sürme çekme ve başına çiçek takma işlemleri uygulama eski inanç kalıntılarıdır. Ölen kişi iyi bir insan ise çiçeğin çürümeyeceğine inanılır (Dalgıntekin, 1995).
Ölü Evinde Işık
Çukurova'da ölünün yıkandığı yerde ışık yakılır. Eski Türklerden beri bu âdet değişik şekillerde kendini göstermektedir. Türk inançlarına göre, ölü evine kırk gün süre ile girmeye çalışan ruhlar bulunmaktadır. Ölüm ruhlarından korunmak için ölü evinde kırk gün ışık yakılır. Kırgız-Kazaklarda ölünün ruhu için ölü evinde her gün bir tane mum yakılır ve bu kırk gün devam eder. Bu inanç Göktürklerde, Bulgaristan ve Azerbaycan Türklerinde, Ağrı, Van ve Erzurum'da da görülmektedir. Türk inançlarına göre, ölü evine kırk gün süre ile girmeye çalışan ruhlar bulunmaktadır. Ölüm ruhlarından korunmak için ölü evinde kırk gün ışık yakılır.
Ölü Kazanını Ters Çevirme
Çukurova'da ölünün yıkanmasından sonra ölü suyunun kaynatıldığı kazan ters çevrilip üzerine su konur. Kazanın ters çevrilmesinin sebebi; bir daha suyun ısınmaması, yani bir daha o ailede ölüm olayının yaşanmasının istenmeyişidir. Kazanı kuran ve kaldıran kişinin aynı kişi olması gerekmektedir. Kazan ters çevrildikten sonra üstüne su konmasının sebebi; ölen kişinin ruhunun eve geldiğinde bu sudan içmesini sağlamaktır. Çukurova'da kazan ters çevrildikten sonra içine bir de mum yakılır. Cenaze suyunun kaynatıldığı kazanın ateşi söndürülmez (Dalgıntekin, 1995).
Günlük Tüttürme
Aladağ'da cenazenin kefenlenmesi sırasında bir kaba yakılan ateşten alınan biraz köz konur ve üstüne de günlük serpilir. Bu, ölünün çevresinde gezdirilir. Günlükten çıkan koku kefene ve cenazeye tüttürülür. Buna günlük tüttürme denir. Bu, ölünün güzel kokması, öbür dünyaya temiz gitmesi ve öbür dünyada yerinin de kokusu gibi güzel olması için yapılır (Yılmaz, 2005 ).
Murt Dalı
Tarsus'ta bazı köylerde ölünün yıkanacağı suya murt dalı atılır; çünkü murt dalı kutsal sayılır. Hz. Muhammed murt dalının kutsal olduğunu söylemiştir. Tüm bitkiler sabaha kadar kırk defa silkinirken murt dalı, yaz kış namaz kılarak Allah'ı zikreder. İşte bu nedenle dört mevsim yeşil kalır (Dalgıntekin, 1995).
Ölü Aşı
Tarsus'ta cenazenin kalktığı yere, bir tabak un, bir soğan ve bir kaşık yağ ilave edilerek konur, sonra da bir fakire verilir. Yörede pek nadir rastlanan bu âdetin amacı; kişinin eceliyle öldüğünü belirtmektir. Bu pratiğin uygulanmasında kötü iyeleri memnun etmek için ikramda bulunma, kötü iyelerin kötülüklerini uzaklaştırma gibi bir amacın olduğunu söyleyebiliriz. Dolayısıyla eski inanç sistemleriyle bağlantı kurabiliriz (Dalgıntekin, 1995).
Ölü Evini Temizleme
Tarsus'ta ölümle ilgili bir inanışa göre, Azrail can alacağı zaman evde bulunur. Ölen kişi kötüyse Azrail can alırken balta, bıçak gibi kesici aletler kullanır. Bu esnada, kanlar etrafa sıçrar. İşte bu sebeple cenaze kaldırılınca evin sergisi de kaldırılır ve iyice yıkanır. Altay Türklerinde de ölüm olayından dolayı kirlendiği kabul edilen ev, özel olarak davet edilen kamlara temizletilirdi (Dalgıntekin, 1995).
Şişe Kırma
Kefenin üzerine zemzem suyu ve koku sürüldükten sonra bunların içinde bulunduğu şişe yere atılarak kırılır. Bunun sebebi; bir daha ölüm olayının gerçekleşmesini istememedir.
Mezarlık Adetleri
* Tarsus'ta mezar üzerine dikilen bitkilerin hem mezarın kaybolmasını önlediği hem de sallandıkça ölünün günahlarının döküldüğüne inanılır (Dalgıntekin, 1995).

* Mezarın başına kırmızı bayrak takılır.
Ölü Ardı Yemek Verme
Ölünün arkasından kırkıncı gün yemek yapılır, elli ikinci gün lokma dökülür. Tarsus'ta yas törenlerinin başında ölünün ruhu için verilen yemekler gelir. Ölünün 7-40 ve 52. günlerinde tanıdıklara yemek verilir ya da ölünün ruhuna Kur'an-ı Kerim okutulur. Eski Türklerde de cenaze törenlerinde at yarışları düzenlenir, ölü aşı denen ziyafetler verilirdi. Ölünün 7-40 ve 52. günlerinde yapılan yemekler aslında İslâmi kurallardan değildir. İslâmiyet'e göre bu yemekleri yapma zorunluluğu yoktur; ama zamanla 7-40 ve 52 gibi formülistik sayılara zamanla İslâmiyet'e girerek İslâmi renge bürünmüş, halk tarafından kabul görmüştür. Böylece İslâmiyet'in aslında olmayan bir pratik İslâmi nitelik kazanmıştır (Dalgıntekin, 1995).

İslamiyet öncesi adet ve inanmalarda görüldüğü gibi, ölünün ruhuna yemek verilmesi ya da öte dünyada da tıpkı bu dünyada olduğu gibi yemek yediği düşüncesi, günümüz toplumunda da görülür.
Mezar Ziyareti
Bulgar Dağı Yörüklerinde gelin alayı doğru obanın mezarlığına gelir. Topluca mezarlığın etrafında bir defa dönülür.
Kefen Adetleri
Kefen bıçakla kesilir ve elle dikilir. Dikilirken ipin başına ve sonuna düğüm atılmaz. Düğüm atıldığı takdirde öteki dünyada görüşülemeyeceğine inanılır.
Kazma Kürek Takırtısı
Cenaze evinde ölü gömüldükten sonra bir ziyafet verilir. Buna kazma kürek takırtısı denir. Türkmenler, genç ölmüş bir adamı gömdükten sonra, onun atını süslerler ve ölünün üstünden çıkan elbiseyi bir ağaca giydirirler. Köyün kadınları donatılmış bu at ve giydirilmiş ağacın karşısına geçerek ağıtlar okuyup ağlarlar (Cin, 2004).

Eski Türklerden günümüze kadar gelen bir gelenekle, ölünün gömüldüğü gün, mezardan dönenlerin ölü evinde yemek yeme pratiğine Adana ve çevresinde de rastlıyoruz. Kazma-kürek yemeği veya kazma takırtısı adı verilen bu yemek toplu şekilde ölünün ruhu için yenilmektedir (Başçetinçelik,1998 )
Diğer Ölüm Adet ve İnanmaları
(K.18,K.19,K.20,K.21)
* Ölünün canı için yedi gün çörek dağıtılır. Helva dökülür.

* Ölü çıkan eve ertesi gün ekmek ve yemek göndermek adettir.

* Cenaze suyunun alındığı su kabının (kevki) ağzı bıçakla açılmaz taşla kırılır.

* Ölüm âdetlerinde gece ateş yakılması.

* Ölüm sonrası toplu yemek.

* Cenaze ateşinin söndürülmemesi.
İNANIŞLAR İNANMALAR VE BUNLARA BAĞLI PRATİKLER
(K.18,K.19,K.20,K.23,K.24, K.25,K.26)
Nazar
Nazar çok yaygın bir inançtır. Bazı insanların olağandışı özellikleri olduğu ve bunların
bakışlarının karşılarındaki kimselere rahatsızlık verdiğine, kötülük yaptığına inanılır. Bunun önüne geçmek için nazar boncuğu , göz boncuğu v.s. takılır. Nazar eski Türk inançlarındandır.

Nazara çok inanılır. Bazılarının ışıklı bir göze sahip olduğuna, bu insanların kötü bir
niyetle baktıklarında nazar değdiğine inanılır. Özellikle nazar değmesin diye karaçalı, dardağan, kördikenden süs yapılarak mavi boncukla birlikte hayvanların boynuna takılır. Ayrıca deve boncuğu ve gök boncuk, hayvanlara ve çocuklara takılır. Nazar için üzerlik otu ateşe atılıp yakılarak insanlara ve hayvanlara koklatılır. Nazar için kurşun dökülür, tuz yakılır ve nazar değdiğine inanılan kişilerin üzerlerinden çevrilir. Nazara karşı karaçalı taşınır. Nazar değmesin diye evlere hayvan iskeleti asılır.

Feke'de nazara büyük ölçüde inanılması konusunda, nazarın çeşitli hadislerde ve ayetlerde yer aldığına işaret etmek gerekir. Nazar İslâmiyet kaynaklı olmasına rağmen nazara karşı yapılan uygulamalar büyük ölçüde dini gelenek içerisinde yer almayan büyüsel uygulamalardır (Karakaş, 2005 ).

* Yörükler nazara inanırlar. Nazar değmesin diye gök renkli boncuk taşırlar ya da kara çalıyı iç çamaşırlarına takarlar.

* Nazar değmesin diye üzerlik otunun tohumu yakılır. Tütsünün altına girilir. Urasa- Sanaka Hastalıklar, nazar için yapılan tılsımlarla kurşun dökme, kömür söndürme, mum dökme ve üzerlik yakma gibi kocakarı tedavilerine urasa denir. Güney yurtta sayılamayacak kadar çok urasa vardır. Urasa grubuna giren halk inançlarından bazıları şunlardır: Dolu yağarken sokağa bir demir parçası atılması, sarılığa yakalanan kişinin yüzüne habersizken tükürülmesi, gebe kadının bir taş alıp meyve vermeyen bir ağacın dibine yerleştirmesi. Urasalarda Türkçe olarak okunan temenni ve duaların ismine sanaka derler. Elemtere fiş, kem gözlere şiş gibi. Parpı: Bir aletle çizgiler ve dağlamalar gibi insan ve hayvan vücuduna ameliyat yapmanın adıdır. Uğur dövmeleri yapmak, dalak kesmek gibi (Yalgın, 1993: 509).
Tuz Ekmek Hakkı
Başı ağrıyan kişinin başının etrafında tuz veya ekmek gezdirilir, ateşe atılır. Bu uygulama ateşe atılan tuz ve ekmek ocak iyesine verilen bir saçıdır. Tuz ekmek hakkı nın Türk halk inançlarında önemli bir yeri vardır (Yalgın, 1997: 62).
Ateş
Aladağ Yörüklerinde ocakta ateş yanarken (hıss) diye bir ses çıkarsa ev halkının iyilikle yad edildiği, bereket temenni edildiğine inanılır. Bu inanç ocak iyesi ile kurulan iletişim ve onun mutlu edilmesine verilen önemi göstermektedir (Kalafat, 1994: 184).

Ateşe hürmet çoktur. Ateş için şöyle dua etmek Türkmen adetlerindendir. Ey Allah bizi nurdan, nardan ayırma. (Cin, 2004).
Ocak
Yörede ocaklı olarak adlandırılan kişiler bize İslâmiyet öncesindeki Şamanları hatırlatmaktadır. Eski Türklerde Şamanların hastalıkları sağaltma güçleri olduğuna inanılırdı. Şamanlar bu güçlerini genellikle büyüsel işlemler ile kullanırlardı. Ocaklı kişiler geçmişte Şamanların yerine getirdiği sağaltma işlevini yerine getirmektedir. Muska yazma ve okuma türünden işlemler de İslâmî motifleri simgelemektedir (Karakaş, 2005 ).

Yörüklerde ocak inanışı vardır. Kızıldere'de bir ocak varmış. Zehirli yılan soktuğunda gidilirmiş. Ocaklık elle devredilir. Büyüye, tılsıma inanılmaz; fakat ocağa gidilir. Bazı hastalıkların yalnızca yatırlara, ocaklara gidince iyileştiğine inanılır. Kızıl Yörük ve Yılancık diye bilinen ayakta veya kolda görülen bir hastalıkta mutlaka ocağa gidilir. Bu olay Perşembe günleri yapılır. Dua ile efsunlanmış bıçak batırılarak kan akıtarak hastalığın kaybolacağına inanılır (Cin, 2004).

Aladağ'da ocaklı olarak adlandırılan kişiler bize İslamiyet öncesindeki Şamanları
hatırlatmaktadır. Eski Türklerde Şamanların hastalıkları sağaltma güçleri olduğuna inanılırdı. Şamanlar bu güçlerini genellikle büyüsel işlemler ile kullanırlardı. Ocaklı kişiler geçmişte Şamanların yerine getirdiği sağaltma görevini üstlenmektedirler. Muska yazma ve okuma türünden işlemler de İslâmî motifleri simgelemektedir (Yılmaz, 2005 ).
Safer Ayı
Türkmenlerde bir yılın son sayısı altı olursa o sene uğursuz kabul edilir. 12 Arabi ayının 11'i hayırlı ve uğurludur. Yalnız bu aylardan safer ayı uğursuz bir ay sayılır. Bu ayda kurban veya tavuk boğazlamak adettir. Hatta safer ayında her aile reisi, safer geldi, iğnenize sahip olun diye uyarır. Bu ayda insanın evinden bir şey kaybolursa veya bir şey gereksiz yere harcanırsa veya bir kaza meydana gelirse o yedi sene uğuru dönmez diye bir inanç vardır (Yalgın, 1997: 60).
Tahtaya Vurma
İstenmeyen bir olay duyulduğunda tahtaya üç kere vurulması kötülükten korunmak, kötü ruhların duymasını önlemek amacına yönelik eski bir inanıştır.
Ateşin Günahlardan Arındırması
Ateşin üzerinden atlayarak günahların dökülmesi inancı ateş kültüne dayanmaktadır.
Tütsüleme - Üzerlik Tüttürme
Tütsüleme, üzerlik tüttürme eski Türklerdeki ateşin temizleyicilik ve koruyuculuk işlevine günümüzde de inanılmaktadır. Tütsüleme inancı, üzerlik tüttürme âdeti Tarsus'ta olduğu gibi Harput, Eskişehir, Doğu Anadolu ve Güney Azerbaycan'da da vardır (Cin, 2004 )
Saçı Saçma
Anadolu'nun hemen her yerinde olduğu gibi Adana ve çevresindeki geleneksel düğünlerde de gelin oğlan evine geldiği zaman başından, buğday-arpa, kuru üzüm, şeker ve bozuk para atılmaktadır. Serpilen buğday, para ve arpa ile gelinin yeni evine bereket getirmesi, kısmetinin bol olması, çocuklarının olması; üzüm ve şeker ile gelinin yeni evinde ağız tadının iyi olması; para ile de gelin ve damadın zengin olmaları amaçlanır. Bu saçıyı; çoğu kez kayınvalide ya da aile büyüğü bir kadın, gelinin arabası üstüne ya da indikten sonra başı üzerine serper (Başçetinçelik, 1998 )
Güneş ve Ayı Kutsama
Anadolu'da güneşin ve ayın ilk görülmesi sırasında, ya da ay hilalken niyaz eder, dua eder, kutsarlar. Bunlar İslam'da yoktur. Eski Türk inancı olan Göktanrı (Kök-Tengri) inancından kaynaklanmaktadır. Akarsuların, kaynakların, göllerin, bazı ağaçların kutsal sayılması onların kesilmemesi doğa inançlarından kalmadır.
Kümbetler
Kümbetler göçebe kültürü olan çadır'ın mimariye taşınmasıdır. Gök-tanrı inancında gök kubbelerdir. Kubbelerin gökyüzünü andıran kısmı mavi olur.
Eşiğin Kutsallığı
Kapıdan içeri girilirken eşiğe basılmaması eski Türk inançlarından kalma bir inanıştır. Eşik saygın ve kutsaldır. Din büyüklerinin yattığı yatırlar ziyaret edilirken eşikleri niyaz edilir, o kapıdan şefaat beklenir. Anadolu'da evlenip yeni evine giren gelin, yeni evine (yeni hayata) girerken evin eşiğini niyaz eder.
Hayvan Desenleri
Şamanın yılan, akrep, çiyan, kunduz v. s. yabani - zararlı hayvan şekilleri çizerek onları kaçıracağına inanılırdı. Türkmen köylerinde dokunan halı, kilim üzerindeki akrep, yılan, kırkayak gibi hayvan resimlerinin zararlı olan resimdeki hayvanları kaçıracaklarına inanılır.
Mum Yakma
Mum yakılması ve ateş yakılması eski Türk inançlarındandır. Bunun kökeni ateşin kutsal sayıldığı döneme dayanır. Ateşe, suya, taşa, türbeye dua edilmesi buralardan medet umulması eski inançlardan kalmadır. Anadolu'da yatır, türbe, dergah, kutsal taşlar, mezar v. b. ziyaretlere gidilir.
Dolu Kesme
Doluyu dindirmek için bir anne, ilk çocuğunun eline en büyük dolu parçasını verir, Anamın ilkiyim, dağda gezen tilkiyim dedirttikten sonra bıçakla dolu parçasını kestirir. Doluyu dindirmek için havaya bir demir parçası atılır.
Kurşun Dökme
Bir kimse çok fazla hasta değilse kurşun dökme yöntemine başvurulur.
Bez, Çaput Bağlama
Anadolu'da yatırlara, bazı ağaçlara ve kutsal sayılan yerlere bez veya çaput bağlamak, bu yolla adakta bulunmak inancı sürmektedir. Bu inançların kökeni eski Türklerin çaput bağlanması yoluyla dilek dileyerek adak adaması kansız kurban sayılan inançlarına dayanır.

Kutsal yerlerdeki ağaçlara bez bağlama âdeti, geniş bölgelere yayılmış çok eski bir inanıştır. Eski Türklerde nasıl yerle göğü birleştiren bir kazık, bir direk veya kutsal ve efsanevi bir ağaç varsa, örneğin Başkurt Türklerinde de her kabilenin, orman içinde kutsal bir ağacı vardı. O ağacın üzerinde de aynı kabilenin tözü sayılan bir kuş tünerdi. (Dalgıntekin, 1995).

Tarsus yöresinde Kaplan Dede, Arıklı, Yedi Kardeşler ve Eshab-ı Kehf çocuğu olmayan kadınların ziyaret ettiği ziyaret ve türbelerdir. Kadınlar buralarda dua ederek bu insanların yüzü suyu hürmetine Allah'tan bir çocukları olmasını dilerler. Bu duaların yanı sıra yatır ya da yanındaki ağaçlara bez bağlandığı da olur. (Dalgıntekin, 1995).

Dinsel nitelikte olanlar içerisinde kutsal sayılan yerleri ziyaret etme, oraların suyundan içme, toprağını elleme, türbelerine, ağaçlarına bez bağlama, kurban kesme başta gelen davranış biçimleridir (Cin, 2004).
Yatırlara Ziyaretlere Gidip Dilek Dileme Adak Adama
(K.1, K.4, K.8, K.10, K.28, K.36, K.22, K.32, K.23)

Feke'de yatır ve ziyaretler halk tarafından kutsal olarak görülmekte ve bunlardan yardım umulmaktadır. Yöredeki ziyaretler genellikle tepelik yerlerde karşımıza çıkmaktadır. Bu yerlerin tepelerde yani yüksek yerlerde olmaları, oralarda yatan kişilere duyulan saygıyla ve bu kişilerin yücelikleri konusundaki inanışla açıklanabilir. İslâmiyet'ten önceki atalar kültünün bugün bu ziyaret yerlerinde velî tipi olarak devam ettiğini görmekteyiz. İslâmiyet'ten önceki atalara kurban sunma ve onların üstün güçlerinden yardım dileme pratikleri İslâmiyet'ten sonra bazı ufak
değişikliklerle velî kültü olarak karşımıza çıkmaktadır. Atalar kültüne İslâmiyet ile birlikte dua etme, namaz kılma, Kur'an okuma gibi öğeler eklenmiştir. Bu İslâmî motiflere rağmen atalar kültü büyük oranda kendini muhafaza etmiştir (Karakaş, 2005 ).

İnanç merkezlerine gidiş nedenleri :

1. Çocuk sahibi olmak, doğan çocuğun ölmesini önlemek, yaramaz çocukları ıslah etmek, konuşamayan çocukların dilini açtırmak.
2. Evlenemeyen kızların kısmetini açmak
3. Rızk arttırma dileği
4. Kayıp eşyayı bulmak
5. Kötü alışkanlıklardan kurtulmak
6. Şirinlik dileği (kısmet açma)
7. Askerden sağ salim dönme dileği
8. Yeni bir işe başlamadan kutsal zatın, duasını, rızasını alma
9. Doğal afetlerden korunmak
Yatır, ziyaret ve kutsal sayılan mezarlarda süren pratikler:

1. Adak kurbanı kesmek, kanını alnına sürme
2. Türbe, mezar, ağaç ve çalılara çaput bağlamak
3. Kutsal sayılan sudan içmek, yıkanmak, para atmak
4. Adağın gerçekleşmesinden sonra yiyecek dağıtmak
5. Türbeye havlu, seccade, halı, tesbih, baş örtüsü, takke, ibrik, para bırakmak vd.
6. Türbede secdeye kapanmak, gece uyumak
7. Belli hastalıkları sağalttığına inanılan yatırlarda şifa dilemek
Günlere Ait İnanmalar
(K.22, K.11, K.37)
Pazartesi: Soğan, biber, tütün vb. acı şeyler hiç kimseye verilmez.

Salı: Salı günü iyi sayılmaz. Göç yapılmaz.

Perşembe: Çamaşır yıkanmaz.

Cuma: Çamaşır yıkanmaz. İkindiye kadar kül atılmaz. Akşamları kimseye bir şey verilmez

Arife günü çamaşır yıkanmaz. Banyo yapılmaz.
Diğer İnanış ve İnanmalar
* Akşam üzeri veya akşam komşuya bir şey vermenin uğursuzluk getireceğine
inanılmaktadır. Buna göre, ikindiden sonra kazan verme veya komşunun un, tuz, süt istemesinin o eve felaket getireceğine inanılmıştır. Böylece, kazanın karalığı ile kara haber, un, tuz, sütün beyazlığı ile kefen arasında ilişki kurulmuş ve bu davranışlarda bulunulmaktan kaçınılmıştır (Başçetinçelik,1998 )

* Ziyarete, yatırlara ve ağaçlara dilek için bez ve saç bağlanır.

* Kumru, güvercin ve kırlangıç gibi kuşların vurulması günah sayılır. Güvercinlerin
cennetteki huri kızları olduklarına inanılır. * Kaybolan eşya için kol okunur, kol büzülürse kaybın bulunacağına inanılır. Buna kol karşılamak denir.

* Öğleden sonra bereket kaçmaması için süt, yoğurt ve damızlık verilmez.

* Yörükler koyunu pirli hayvan kabul ederler, çok kutlu sayarlar. Ayrıca çobanlığı da
uğurlu sayarlar (Cin, 2004).

* Yolda tilkinin görülmesi veya kesip geçmesi hayırlı ve uğurlu bir işe alamettir (Cin,
2004).

* Yörüklerde karaçam, kara ardıç, ağacı ve andız çok kıymetlidir, kutsal sayılır (Cin,
2004).

* Aladağ Yörüklerinde avı, avın bereketli olması için avcılar tüfekleriyle mezarlığın etrafında 3, 7 ve 40 defa döner. Bu bir tavaf olayıdır. Mezarlık, ata ruhunun bulunduğu mekândır ve ata ruhu kutsaldır (Yalgın, 1997: 385).
BAYRAMLAR, TÖRENLER, KUTLAMALAR
(K.34, K.12, K.35, K.1, K.4)
Şölen-Tören
Düğün, tören, şölen gibi kutlamalar eski Türk kültüründe çok yaygındır; Kutlamalar şekil değiştirmekle birlikte günümüzde de sürmektedir.
Askere Yolcu Etme Âdetleri (K.27, K.32)
Askere giden delikanlıya bir lokma ısırtılır, ısırtılan lokmanın yarısı kısmetini geri çekip getirmesi için saklanır. Bundan amaç askerin sağ salim evine gelmesidir. Yörükler, askere giden delikanlıya kına yakarlar. İnanışa göre; koçlara kına Allah'a kurban etmek için, kızların saçına kına kocalarına kurban etmek için, askere giden delikanlıların eline kına vatana kurban etmek için yakılır.
Hıdrellez
Hıdrellez günü, kim ne istiyorsa onun şeklini akşam taş ile yapar, sabah güneş çıkmadan önce onu üç İhlas bir Fatiha okuyarak bozar. Hıdrellez akşamı ateş yakılır ve ateşin etrafında dönülür. Hıdrellez'de ateşin üzerinden atlayarak günahların dökülmesi burada ağacın sallanmasıyla günahların dökülmesi şeklinde karşımıza çıkmaktadır (Dalgıntekin, 1995).
Diğer Bayram,Tören ve Kutlamalar
(K.23, K.24, K.34, K.12,K.28 )

* Göçün hayırlı geçmesi için kurban kesme.

* Seyirlik oyunlarında Arap kılığına girme (kara motifi).

* Evin bereketinin kaçmaması için alınan önlemler.

* Ateş ve külün kutsallığı.

* Yağmur duası, koyun ve kuzusunun suyun iki yakasında meleşmesi, kurban, toplu
yemek.

* Doğum adetlerinde kutlu kavramının yaşatılması.

* Çocuklara yalnızca büyüklerin ad koyması.

* Yörük mutfağında unutulmuş eski kültür izlerinin en güzel örneklerini görüyoruz (süt dolazı, ekmek dolazı, yepinti, çileme, tovga ekmeği, batırık vb.)
Sonuç:
İslamiyet öncesi inanç sistemlerindeki "aynı anda değişik kılıklarda görünme, mekan aşma, öldükten sonra dirilmiş görülme, akıldan geçenleri bilme, ölüyü diriltme, hastalıkları iyileştirme, tabiat kuvvetlerine hükmetme, hayvan kılığına girme, göklerde uçma, ateşte yanmama, başka bir keramet sahibine meydan okuyup onu alt etme, insanları taşa çevirme, düşmana kötülükler musallat etme yaşlı kadın ve erkeği çocuk sahibi yapma, su üstünde yürüme" gibi motifler Anadolu menkıbelerinde bütün canlılığıyla yaşamaktadır (Ocak, 1984:91-93; Güngör, 1996:239). Bu inançlar: halk hekimliğinde, yağmur yağdırma törenlerinde, mevsimlik törenlerde, semahlarda, kutsal ağaç, gelinin büyüsünün bozulması için su üzerinden çeyizinin geçirilmesi, kurt ağzı bağlatma, adak çaputu bağlama, albastı, taş kesilme inancı, yatır, ziyaret yerlerinden medet umma, elbise ve bazı eşyalarla gömülme vd. olarak sıralanabilir.

Türkler, İslamiyet'i kabul ettikten sonra eski inançlarından atalar ve tabiat kültlerini, şekil-don değiştirmeyi, Tanrı'nın insan şeklinde görülmesi inancını, ruhun başka bedende hayatını sürdürmesi inancı olan tenasühü, Budizm ve Şamanizm'de görülen havada uçma ve diğer sihir, büyü, ongun gibi inançlarını İslamiyet'te de sürdürdüler. Velilerin etrafında oluşan menkıbeler atalar kültüyle bağlantılıdır. İslamiyet'in kabulünden sonra atalar kültü Anadolu'da veli kültünün oluşumunda etkili rol oynamıştır (Ocak, 1992:10). Velilerin bir çoğu adıyla yaşatılırken bir çoğunun adı unutulmuş, kerametleri yatır ve ziyaretlere ad olarak verilmiştir (Artun, 2000: 40).

Yüzyıllar geçse de, toplumda çok uyulan âdet ve inanma kalıpları o toplumun her döneminde kendini gösterir. Dolayısıyla günümüzde de yaşayan âdet ve inanmalarda Türklerin ilk din ve inanç sistemlerinin izlerini bulmak mümkündür. Ölü evinde kırk gün süreyle ışık yakılması, mezar üzerine arpa, buğday, bulgur gibi şeylerin serpilmesi, cenaze törenlerinde ziyafet verilmesi, geline saçı saçmak, çocuk doğduktan sonra son un toprağa gömülmesi, eski inançların bugüne kadar gelmiş şekilleridir; ama halk bu âdet ve inanmaların çoğunun eski inançlardan geldiğini bilmemekte, hatta eski inançlardan geldiğini kabul etmemektedir. Eski Türk inançlarının izlerini taşıyan bir kısım âdetlerin niçin yapıldığını bilmeyen halk, Bu âdettir, âdete uyulmazsa olmaz karşılığını vererek âdetlerin vazgeçilmezliğini ortaya koymaktadır. Bu da bize, ritüel işlevini kaybetmiş eski inanç kalıntılarının âdet adı altında yaşadığını göstermektedir.

Bir çok inanç ve bunların etrafında oluşmuş uygulamaların belirlenip ortaya konması ritüel olarak adlandıracağımız olguların günümüzde aldığı şekli tespit etmemizi sağlayacaktır. Ayrıca ritüellerin iç dinamiği, çalışma prensipleri ortaya çıkacaktır. İnançların çok katı, çok kuvvetli yaptırım gücü vardır. İnançlar gerek inanç sistemi içinde, gerek dinsel, gerekse toplumsal yönüyle bir takım işlevler üstlenmiştir. Çukurova Yörük ve Türkmenlerinin gelenek ve göreneklerinden yola çıkarak, eski Türk kültürünün izlerini bulmaya çalıştık. Bu tür çalışmalar sürdürüldüğünde pek çok eski kültür izlerini bulabileceğimiz inancını taşıyoruz.
Kaynak Kişiler
K.1 Ahmet Yılmaz. 43, Demirtaş Köyü, Adana.
K.2 Birsen Karataş. 55, İlkokul, Hacıahmetli Köyü, Mut, Mersin.
K.3 Celil Duran. Dokuztekne Köyü, 70, Adana.
K.4 Cennet Mamak, 98, evli, ev hanımı, öğrenimi yok, Yumurtalık, Adana.
K.5 Döne Akkaya. 47, İlkokul, Hacıahmetli Köyü, Mut, Mersin.
K.6 Emine Dündar. 55, Dokuztekne Köyü, Ceyhan, Adana
K.7 Emine Tekkol. 80, İlkokul, Hacıahmetli Köyü, Mut, Mersin.
K.8 Fatma Karataş. 53, İlkokul, Hacıahmetli Köyü, Mut, Mersin.
K.9 Fındık Türkay, 75, okuma yazması yok, Tecirli Aşireti, Adana.
K.10 Gülsüm Şen. 55, İlkokul, Hacıahmetli Köyü, Mut, Mersin.
K.11 Hamide Sakar. 42, İlkokul, Adana.
K.12 Hanım Mamak. 50, evli, ev hanımı, İlkokul, Yumurtalık, Adana.
K.13 Hasan Kılıç, 32, İlkokul, Yahyalı Barahzama, Adana.
K.14 Hatice Güler. Öğrenimi yok, ev hanımı, Karaciğer mezrası, Adana.
K.15 Hayrettin Uygun. 45, İlkokul, çiftçi, Karaisalı, Adana.
K.16 Hüseyin Kaynak, 73, okuma yazması yok, Tecirli Aşireti, Adana.
K.17 Hüseyin Saban. 51, Yahyalı Barahzama Köyü, Adana.
K.18 Hüseyin Uygun. 75, İlkokul, hayvancılıkla uğraşıyor, Tecirli Aşireti, Adana.
K.19 İbrahim Akkaya. 42, İlkokul, Hacıahmetli Köyü, Mut, Mersin.
K.20 İsmail Mamak- İlkokul, 50, evli, Yörük, Adana
K.21 Kerime Altıparmak. 45, İlkokul, ev hanımı, Adana.
K.22 Mehmet Dinler. 40, İlkokul, Adana.
K.23 Mehmet Getir, 40, İlkokul, Hacıahmetli Köyü, Mut, Mersin.
K.24 Mehmet Zeren. 50, Ceyhan, Dokuztekne Köyü, evli, Yüksekokul, Ceyhan, Adana.
K.25 Munise Mamak. 26, evli, ev hanımı, İlkokul, Yumurtalık, Adana.
K.26 Murat Evat. Soysal Köyü, 50, Adana.
K.27 Mustafa Sarı. 60, Müteahhit, Keşli, Adana.
K.28 Nuran Sert. 47, İlkokul, Hacıahmetli Köyü, Mut, Mersin.
K.29 Osman Çelik. Dutlu Köyü, 52, Adana.
K.30 Ömer Torun. 62, okumamış, Dokuztekne Köyü, Adana.
K.31 Özlem Yönder. 20, Üniversite Öğrencisi, Adana.
K.32 Selahattin Kaya. 47, emekli, Keşli, Adana.
K.33 Sultan Balkarkaya. 37, ev hanımı, İlkokul, Yumurtalık, Adana.
K.34 Süleyman Dava. Tecirli Aşireti, 69, Adana.
K.35 Süleyman Dura. 69, okuma yazması yok, Tekeli Aşireti, Adana.
K.36 Süleyman Kaçar. 70, İlkokul, Ceyhan, Adana.
K.37 Ümmü Özgüç. 60, İlkokul, Adana.
Kaynaklar
1. Aksoy, Muammer; 1987, Bir Kültür Kodu Olarak TDAD, Ankara.
2. Artun, Erman; 2000, Adana Halk Kültürü Araştırmaları, Adana
3. Avcıoğlu, Doğan; 1995, Türklerin Tarihi 1., Tekin Yayınları, İstanbul
20
4. Baykurt, Şerif; 1993, Çukurova'da Türkmenler Ve Halk Oyunları, Adana Valiliği-Çukurova Üniversitesi Iı. Uluslararası Karacaoğlan-Çukurova Halk Kültürü Sempozyumu, Bildiriler, Ç.Ü. Basımevi,Adana.
5. Boratav, Pertev Naili, 2000, Halk Edebiyatı Dersleri, Tarih Vakfı Yayını, İstanbul
6. Çevik, Hikmet; 1971, Tekirdağ Yörükleri, Tekirdağ Halkevi Yayınları, Eko Matbaası, İstanbul.
7. Çıplak, Nilgün; 2001,İçel Tahtacıları Dini İnanışlar ve Dini Törenler, Halk Kültürü, Anonim Halk Edebiyatı, Ç.Ü. Sos.B.Enst., Yayınlanmamış Dokt.Tezi, Adana
8. Cin, Firdevs (2004), Ceyhan Yörüklerinde Halk Kültürü Araştırmaları, Basılmamış Yüksek Lisans Tezi, Çukurova Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, Adana.
9. Çobanoğlu, Özkul; 2000, Türk Dünyası Sosyo-Kültürel Bağlamında Nevruz Bayramının Yapısal
ve İşlevsel Bakımlardan Halk Bilimsel Çözümlemesi Uluslararası Nevruz Sempozyumu Bildirileri, HAGEM Yayınları, Ankara.
10. Dalgıntekin, Huri (1995), Tarsus Âdet ve İnanmaları, Basılmamış Yüksek Lisans Tezi, Çukurova Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, Yayınlanmamış Yüksek Lisans Tezi, VII+180 s.
11. Derleme Sözlüğü; 1979, T.D.K. Yayını, T.T.K. Basımevi, Ankara.
12. Dulkadir, Hilmi;1993, Yörükler, İçel Kültür Dergisi, Sayı. 29, Kasım 1993, Kültür Ofset Basımevi, Mersin.
13. Eliade, Mircea; 1987, Encyclopedia Of Religion v.13.Mc Millan, Newyork
14. Eren, Naci;1979, Yörük Göçü, T.F.A. 18-19/362 Eylül
15. Eröz, Mehmet;1991, Yörükler, Türk Dünyası Araştırmaları Vakfı Yay. İstanbul.
16. Fischer, Ernest; 1985, Sanatın Gerekliliği, Ankara
17. Gökbilgin, Tayyip;1957, Rumeli'de Yörükler, Tatarlar Ve Evlad-I Fatihan, Sayı.1-6, İstanbul.
18. Güngör, Harun; 1996, Türk Alevi Bektaşi İnançlarında Şamanlığın İzleri , Erdem Dergisi, Türklerde Hoşgörü Özel Sayısı 1,
19. İnan, Abdulkadir; 1954, Tarihte ve Bugün Şamanizm, Ankara.
20. İnan, Abdülkadir; 1966, Tarihte ve Bugün Şamanizm
21. İslam Ansiklopedisi; 1943, Faruk Sümer, Oğuz Maddesi, İstanbul
22. Karakaş, Ayhan (2005), Feke Halk Kültürü Araştırması, Basılmamış Yüksek Lisans Tezi, Çukurova Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, Adana.
23. Kaya, Muharrem; 2001, Eski Türk İnanışlarının Türkiye'deki Halk Hekimliğinde İzleri , Folklor/Edebiyat, Ankara
24. Korum, Oğuz; Alanya'da Yayla Göçü, Alanya I. Tarih Ve Kültür Semineri (Bildiriler), Seçil Ofset.
25. Kutlu, Muhtar; 1987, Doğu Anadolu Göçer Topluluklarında Karaçadır, Iıı. Milletlerarası Türk Folklor Kongresi Bildirileri, K.T.B. Yay., Başbakanlık Basımevi, Ankara.
26. Kutlu, Muhtar;1987, Şavaklı Türkmenlerinde Göçer Hayvancılık, K.T.B. Mıfad Yay., Sevinç Matbaası, Ankara.
27. Kutlu, Muhtar;1992, Yaşayan Bir Alt Kültür Geleneği-Anadolu Göçer Kültürü-Iv. Milletlerarası Türk Halk Kültür Kongresi Bildirileri, Kültür Bakanlığı, Feryal Matbaası, Ankara.
28. Malinowski, Bronislaw; 1998, İlkel Toplum, İstanbul.
29. Meydan Larousse, 1971, İnanç ,C.6, İstanbul Meydan Larousse; 1973, Yörükler Maddesi, Cilt. 12, İstanbul.
30. Nutku, Özdemir; 1985, Dünya Tiyatro Tarihi, İstanbul.
31. Ocak, Ahmet Yaşar; 1983, Bektaşi Menkabelerinde İslam Öncesi İnanç Motifleri, Enderun Kitabevi, İstanbul
32. Ocak, Ahmet Yaşar; 1984, Türk Halk İnanç ve Edebiyatında Evliya Menkıbeleri, Ankara
33. Ocak, Ahmet Yaşar; 2000, Alevi Bektaşi İnançlarının İslam Öncesi Temelleri, İstanbul
34. Ocak, Ahmet Yaşar;1992, Menakıpnameler, Ankara
35. Örnek, Sedat Veyis; 1988, 100 Soruda İlkellerde Din, Büyü, Sanat, Efsane, İstanbul
36. Özbudun, Sibel; 1997, Ayinden Törene: Siyasal İktidarı Kurulma ve Kurumsallaşma Sürecinde Törenlerin İşlevleri, İstanbul.
37. Tezcan, Mahmut; 1966, Kültürel Antropoloji, Ankara
38. Tezcan, Mahmut; 1997, Türk Coşkusunun Simgesi Nevruz , Türk Dünyası, Ankara.
39. Turan, Şerafettin; 1994, Türk Kültür Tarihi, İstanbul
40. Yalman (Yalgın), Ali Rıza; 1977, Cenup'ta Türkmen Oymakları, Haz: Sabahat Emir, Ankara Kültür Bakanlığı Yay., M.E.B. Basımevi, İstanbul.
41. Yılmaz, M. Ali (2005), Aladağ Halk Kültürü Araştırması, Basılmamış Yüksek Lisans Tezi, Çukurova Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, Adana.
42. Yılmaz, Tuğba (2000), Adana İli Karaisalı İlçesi Kırıklı Köyü Folklor Araştırması, Ç.Ü Fen-Edebiyat Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü Bitirme Tezi, 42 s
43. Yörükan, Yusuf Ziya; 1928, Tahtacılar, Dar-ül Fünun İlahiyat Fakültesi Mecmuası, İstanbul


Dünyada ve Türkiye'de Batıl İnançlar
İlk çağlardan beri her toplumdan insanlar gerçeklik payı olmayan, korkuları, çaresizlikleri, eski gelenekleri gereği genellikle doğa üstü olan olaylara inanırlar. Bu inançlar batıl inançlar olarak isimlendirilir. Çoğu psikolojik olarak bu tür inanışların negatif etkisine maruz kaldığı için doğruluğuna ve bu tür batıl inançlara daha içten bir şekilde inanırlar.
Bana soracak olursanız batıl inançların özünde yatan; topluma, bireylere bazı bilinmesi gereken şeyleri öğretmeyi korkutarak sağlamaktır. Aşağıdaki çoğu batıl inançlarda bunu görebilirsiniz. Örneğin Hıristiyanlıkta olan siyah kedi, süpürge, 13. Cuma gibi batıl inançlar Avrupa'nın paganizmi unutturma çabalarından kaynaklanmaktadır. Örneğin Anadolu'da yaygın olan batıl inançlarda ise yine öğretiler söz konusu olabilmektedir. Elektriğin yaygın olmadığı dönemlerde geceleri yapılan tırnak bakımı karanlık neticesinde hoş olmayan sonuçlar doğurabiliyordu. Dolayısı ile geceleri tırnak kesmenin hoş olmadığı farklı bir yöntemle bireylere anlatılıyor. Örneğin bıçak hediye edilmesi konusundaki batıl inanç eskiden krallıkların birbirleriyle savaşmadan önce birbirlerine bıçak göndermeleriyle ilgili olabilir. Bu savaşın sebebi bile sayılabiliyormuş.
Ev içerisinde şemsiye açmanın tehlikeli olduğu ortada, küçük bir mekanda açılan şemsiye mekanda bulunanlara istemeden zarar verebilir. Kısacası benim görüşüm batıl inançların ortaya çıkmasındaki en büyük etken korkutularak bazı şeylerin öğretilmesinin yada şartlı davranılmasının daha kolay olmasıdır. Mezarlıklardaki ağaçlar toprakta oluşan azotu kullanır, havayı temizler, toprağın kaymamasını sağlar vs. İnsanlara böyle söylediğinizde sizi dinlemezler gidip o ağaçları yinede ihtiyaçları için kesebilirler. Mezarlıkların ağaçlara ihtiyacı vardır. İnsanlara mezarlıktan ağaç kesmenin çarpılmayla sonuçlanacağını anlatmak onları bu eylemden daha kolay uzak tutmaktadır çünkü dinin korkutucu ve caydırıcı etkisi büyüktür. Öyle ya da böyle insanlar garip şeylerde şansı veya şansızlığı bulmuşlar ve bazı olay ya da objelerin kötü ya da iyi kaderi getirdiğine inanmışlar. Aşağıda bu batıl inançlardan dünya çapında ve ülkemizde olanların bazılarını görebilirsiniz… Söylemeden edemeyeceğim bazılarına ben de inanıyorum
Dünya'da Batıl İnançlar
1. 13. Cuma: İskandinav mitolojisinde 12 tanrıya 13. kötü tanrının katılmasının insanlara kötü talih getirdiğine inanılır.
2. 2 ayaklı merdiven açıkken bir üçgen oluşturur. Altından geçmek bazı Hıristiyanlarca kutsal üçlemenin bozulmasına neden olduğuna inanılır. Kutsal üçleme kırılarak şeytanla bir anlaşma içerisine girildiği söylenir ve kötü şans getirir.
3. Antik Mısır'da Tanrıça Bast siyah bir kedi olarak tasvir edilirdi. Hıristiyanlarca diğer dinleri çağrıştıran her türlü obje kötü şans getirirdi ve dinlerine karşı çıkardı siyah kedi de dinlerine zarar verecek tanrıyla aralarına girecek bir objeydi. Hatta kedileri olan kadınlar bir dönem cadılıkla suçlanıp cezalandırılmıştı Engizisyon Mahkemeleri zamanında.
4. Yakınlarda bir baykuş 3 kez öttüğünde oraya ölüm getirdiğine inanılır kimilerince.
5. Ortada hiçbir şey yokken evin içinde bir köpeğin havlaması sonucunda evde birinin hastalanacağına inanılır.
6. Masada bıçakların üst üste gelmesi durumunda yani hane içerisinde masada duran bıçaklar çakışırsa o evde kavga olacağına inanılır.
7. Sebebi ve temeli bilinmese de evde kırılan aynanın 7 yıl şansızlık getirdiğine inanılır. Durduk yere sebepsiz kırılan aynanın ise ölüm getirdiğine..
8. Birçok toplumda batıl olarak ev içerisinde şemsiye açmanın kötü şans getirdiğine inanılır.
9. 1 Mayıs'tan önce ağaçtan çiçek koparıp eve getirmek kötü şans getirir.
10. Birine karşılığında başka bir şey almadan eldiven vermek kötü şans getirir.
11. Suya, denize taş atmak kötü şans getirir.
12. Yeni ayakkabılar masanın üstünde bırakılmaz.
13. Yeni eve taşınırken eski evin süpürgesi yeni eve götürülmez.
14. Kulağınız yanıyorsa biri sizi anıyor demektir. Sol kulak yanıyorsa kötü sağ kulak yanıyorsa iyi şekilde
15. Sol elinizin avuç içi kaşınıyorsa kavga edeceksiniz sağ elinizin avuç içi kaşınıyorsa para gelecek
16. İyi bir şeyden bahsederken ve zarar gelmesi istenmiyorsa tahtaya 3 kez vurulur.
17. Süpürgeyle vurduğunuz kişi tembel olur.
18. Eğer fakir birine yeni bir çift ayakkabı vermezseniz hayatınız boyunca öldükten sonra diğer yaşama çıplak ayakla gidersiniz.
19. Birinin bardakta yarım kalmış suyuna su ilave ederek içilmez kötü kader getirir.
20. Cadılardan korunmak için mavi boncuk taşınır.
21. Eğer köprüde bir arkadaşınıza hoş çakal derseniz o arkadaşınızı bir daha göremezsiniz. (buna ben de inanıyorum)
22. Fırtınalı havada saç kesmek iyi şans getirir.
23. Kediler bebeklerden uzak tutulur, kedilerin bebeklerin nefesini çaldığı söylenir.
24. Tırnaklar veya saçlar kesildikten sonra yakılmalı veya gömülmelidir.
Anadolu'da Batıl İnançlar
1. Mezarlık, ziyaret yerlerindeki ağaçları kesenler çarpılır.
2. Türbeden dışarıya bir şey, bir nesne götüren kişiler çarpılır.
3. Mezarlığı parmağı ile işaret etmek iyi değildir. Parmakları ile işaret eden kişilerin parmakları kurur.
4. Kurban kesilirken hayvan dilini dışarı çıkarırsa kurban sahibi o yıl içerisinde ölür.
5. Bir çocuk sürekli ağlarsa o evde mutlaka ölüm meydana gelir.
6. Ayakkabı çıkarıldığında ters dönerse, ayakkabı sahibinin tez vakitte öleceği düşünülür.
7. Yatarken çorapları baş tarafa koymak iyi değildir, insan çabuk ölür.
8. Ölünün elbiseleri ölü yıkayıcılarına verilir.
9. Mezarlıktan ağaç kesilmez. Ağaçta cin olduğuna inanılır.
10. Gece ölen kişinin üzerine sabaha kadar bıçak konulur.
11. Yoğurdun güzel olması için mezardan çırpı toplanarak, kaynayan sütün altına atılır.
12. Ölünün yıkandığı evde üç gün ışık yanar.
13. Baş sağlığına gelen kişilerin ayakkabıları ters çevrilmez.
14. Mezar kazıcısına para verilmezse ölünün rahatsız olacağına inanılır.
15. Yılan öldürülüp, suya atılırsa ve yılan suda kaybolursa yağmur yağar ve durmaz, seller olur.
16. Kurt uluyunca ya ayaz olur ya kar yağar.
17. Bir evin başında baykuş öterse, o evde biri ölür ya da bir yıkım olur.
18. İnek doğurunca eve ağır bir şey alınırsa ya da ağır bir şey kaldırılırsa ineğin sütü kesilir.
19. İneğin sütünü yere sağmak iyi değildir, hayvan hastalanır.
20. İlk yaylaya çıkışta sığırların ortasından bir yabancı geçerse sığırlar hamile kalmaz, doğum yapmazlar.
21. Bir kişinin önüne tavşan çıkması uğursuzluktur, mümkünse gidilen yoldan geri dönülür.
22. Çakal uluyunca yere tükürmek gerekir, yoksa insanın başına bir yıkım gelir.
23. Çakal ulumaya başlayınca hava açacak, günlük güneşlik olacak demektir.
24. Ateşe tükürmek, ateşe sövmek, ateşe tırnak atmak, su dökmek uğursuzluk getirir.
25. Sabah evinden başkasına ateş verenin ocağı söner.
26. Ocağın üstünü boş bırakmak uğursuzluk getirir.
27. Sacayağının birdenbire devrilmesi evin başına bir yıkım geleceğini gösterir.
28. Tencerede su boşu boşuna kaynarsa düşmanlar çoğalır.
29. Lamba yakılmayan evin ocağı her vakit kararır. Aynı zamanda ev sahibinin öldükten sonra mezarı da karanlık olur.
30. Hastalanan hayvanları ateşten geçirmek iyidir.
31. Ateşi söndürmek için su dökülmez, ateş toprakla örtülür.
32. Ateş çok önceden sönmüş olsa dahi külün yanında yatılmaz. Külde cin ve şeytanın oynak yaptığına inanılır.
33. Ateşin çıkardığı ses ateşi yakan kişi hakkında dedikodu yapıldığına işarettir.
34. Kara ağaçtan düşen yaşamaz.
35. Kara ağaçtan beşik, sandık yapılmaz.
36. İncir ağacının altında uyuyanları şeytan alır götürür.
37. Ceviz ağacının altında yaşayanları şeytan alır götürür.
38. Tarlada zina yapılırsa bereket olmaz.
39. Üzümün tanesini, karpuzun sap kısmındaki kabuğunun içini yiyenler yetim kalır.
40. Çocuğun bezleri yabani ağaca asılırsa çocuk yabani olur.
41. Nar tanelerini yere dökmek günahtır, nar cennet meyvesidir.
42. Diş düşürülünce o diş kimsenin göremeyeceği bir yere saklanmalı ya da gömülmelidir.
43. Elleri diz üzerinde kavuşturmak, parmakları birbirine geçirip el bağlamak iyi değildir, insanın kısmeti kapanır.
44. Parmakların çatırdaması iyidir, insanın sağlıklı olduğunu gösterir.
45. El yıkanırken önce sağ elden başlamalı, önce sol elden başlamak uğursuzluk getirir.
46. Tokalaşırken ya da birisine bir şey verirken sağ el kullanılmalıdır, sol el uğursuzluktur.
47. Baş taranırken dökülen saçları dökmek doğru değildir, bunlar toplanır, ölünce o kişinin kabrine konur. Çünkü bu saçlar kıyamet gününde tekrar bitecektir.
48. Hamile kadın aş eridiği sırada neye bakarsa doğacak çocuk ona benzeyecektir.
49. Akşam soğan yenen yere melekler gelmez.
50. Gece aynaya bakanın ömrü kısa olur.
51. Gece acı (biber, soğan, sarımsak) evden dışarıya verilmez.
52. Yoğurt, süt, peynir gece dışarıya verilmez. Vermek gerektiğinde üzerine kömür, üzerlik veya yeşil bir dal konularak verilir.
53. Gece ıslık çalmak günahtır.
54. Gece evden eve tuz verilmez.
55. Akşam kapının önü süpürülmez.
56. Ekmek aktaracağı evden eve verilmez.
57. Çocuklar gece beş taş oynarsa düşman gelecek denir.
58. Değirmenden ilk gelen unla yapılan ilk ekmeği yiyen kişinin karısı ölür.
59. Ekmek kırıntılarını yere atmak, ayakla çiğnemek evin bereketini götürür.
60. Gurbete giden kişinin azığından bir parça ekmek çalınır.
61. Bir kişinin üzerinde dikiş dikilirse o kişinin kısmeti bağlanır.
62. Evin temeline kara taş koymak iyi değildir.
63. Kapının önünde oturan kişi iftiraya uğrar.
64. Duvar dibinde uyumak iyi değildir, insan çarpılır.
65. Evin içerisi temiz olmazsa oraya melekler değil şeytanlar gelir. Böylece o evde mutluluk değil geçimsizlik olur.
66. Evden bir kişi gurbete gittiği zaman o gün ev süpürülmez, dışarıdan misafir alınmaz.
67. Eşya taşımak için kullanılan ala iple komşunun evine girilmez. Komşunun başına bir uğursuzluk geleceğine inanılır.
68. Kapı eşiğinde oturulmaz, insan fakir olur.
69. Kapı eşiğinde oturulmaz, insan bekar kalır.
70. Urganla komşunun evine girilmez. Aksi halde komşunun evinde kıtlık olur.
71. Kapı eşiğinde oturulmaz, kapı eşiğinde şeytan bulunur.
72. Yağmur yağarken kapı eşiğinde oturmak günahtır.
73. Odanın ışığını evin erkeği yakarsa o ev daima nur içinde ve bereketli olur.
74. Kadının yolda erkeğin önünü kesmesi uğursuzluktur.
75. Bir kadın iki erkeğin arasından geçerse çocuğu olmaz.
76. Bir adam iki kadının arasından geçerse sözü geçmez.
77. Bir erkek iki kız arasından geçerse köse olur.
78. Yarım çay içen kadın dul kalır.
79. Ava gidecek kişinin önünden kadın geçerse avlanamaz. Bundan dolayı o kişi ava gitmekten vazgeçer.
80. Kız çocuğunun ilk kez kesilecek saçını dayısı keserse saçı gür olur.
81. Oğlan çocuğunun saçını ilk kez amcası veya dayısı keser.
82. Kız baba evinden perşembe veya pazar günü çıkar.
83. Makası açık bırakmak düşmanlarınızın sizin hakkınızda konuşmasına neden olur.
84. Çarşamba gecesi işlenilmez, çamaşır yıkanmaz, temizlik yapılmaz.
85. Gece tırnak kesilmez, ıslık çalınmaz, sakız çiğnenmez.
86. Gelinin ayakkabısının altına kimin ismi yazılırsa en kısa zamanda ismi yazılan kişi evlenir.
87. Birisi uzunca vakit eve dönmezse veya kaybolmuşsa ayakkabısına tuz dökülür. Kişi en kısa zamanda evine geri döner.
Eyvah! Kara Kedi Gördüm!
Ayşegül
Kültürel açıdan çok renkli ve çeşitli olan ülkemizde halk inanışlarının varlığı, her ne kadar kime sorarsak soralım, inanmıyoruz deseler de inkar edilemez..Bunların bazılarının disiplin etmek amaçlı olduğunu düşünmüşümdür hep. Ne de olsa korkutmak, disiplin açısından en etkili yöntemdir çoğunlukla.
Bir kaç örnekle anlatmak gerekirse; mesela mezarlıktan geçerken sure-dua okumazsan ölüler de sana beddua edermiş; "Sana da okuyan olmasın." diye. İnsana öyle bir şartlanma oluyor ki hemen aklına geliyor ve okumadan geçmiyorsun. Allah muhafaza ya bedduaları tutarsa?
Bir diğeri de "Yere ekmek dökme, dökülen ekmek kırıklarına melekler kanadını örtermiş.".Bu da bir annenin çocuk terbiyesi... Böylece çocuk, hayatı boyunca nerde olursa olsun yere ekmek dökmeyecek, dökse de hemen toplayacak. Neticede kimse meleklerin kanadına basmak istemez
"Gece vakti ev süpürülmez; yoksa o evden cenaze çıkar." Bu inanç da acaba ev işlerini akşama bırakan eşini disiplin etmek isteyen bir kocanın marifeti mi sorusunu akla getiriyor. Böylece hanım, işleri gündüzden bitirecek, kendisi de temiz eve gelecek. Ehh.. Kimse onu suçlayamaz..
"Küçük çocukların üstünden atlanmaz; yoksa çocuk, cüce kalır." Büyük kardeş, böylece küçük olanını oyuncak olarak kullanamaz. Çünkü kardeşi, kısa kalır; ya da kendisinin hakimiyetini bitiren küçükten intikam almak için akşama kadar atlar üstünden: "Cüce kalsın, o da sonradan gelmeseymiş, hah!"
Günlük hayatımızı belirleyenler de vardır. İşte bunlardan bir kaçı: "Komşuya iğne verme; kavga edersin.", "Yiyeceklerin üstünü açık bırakma; şeytan yer.", "Büyüklerin ağzını gevelersen ağzın eğilir." vs. Görüldüğü gibi; "Komşuya iğne verme kavga edersin.", aslında verdiğini geri alamama korkusunda ileri gelebilir mi? Yiyeceklerin üstünü açık bırakmak, daha çok hijyen sağlamak içindir diye düşünüyorum. Büyüklerin ağzını geveleme meselesi, yine çocuk terbiyesine ilişkin bir şartlama bence...
Bazılarını anlamlandırmak, gerçekten çok zor... Mesela, "Kapı eşiğinde oturursan, düşmanın çok olur." İyi güzel bir uyarı da neden ve nasıl? "Saçını sık kesersen saç küser"miş, "bir daha zor uzar"mış. Al işte, bir muamma daha... Ya da kocanın malından iki olanı eksiltecekmişsin ki çok kazanıp gözü dışarı kaymasın: Aslında günümüzde bu sözün doğruluğunu tasdikleyen durumlar da yok değil. Kocalar, parayı, malı-mülkü bulunca; ilk işleri, emektar hanımlarını bir kenara atmak oluyor. Ama bu, genel değil. Yine de azımsanacak kadar da az değil.
Yeni doğan çocuğun göbeğini hangi meslekten olsun istersen, oranın bahçesine gömecekmişsin....Açıkçası oğlum doğduğunda; "A.Ü.Tıp Fakültesi'nin bahçesine gömelim." dedik hazır ev de yakınken. Ama sonradan aklıma geldi; bu, bir garanti değildi ki... Hastanede çalışan bir temizlik görevlisi de olabilirdi. Tamam, hayalin doktor olsun; ama hastane de sadece dokotr demek değil ki
Gezmeye gittiğin yerde bir şey unutursan, oraya tekrar gidermişsin (Kasıtlı olarak bırakmak da işe yarar mı acaba?)
Bir de çarpılma ve korkutulma mevzuları var ki, özellikle köylerimizde yanlış yere bassan, çarpılma tehliken bile oldukça yüksek. Küle basma çarpılırsın, gece sofra bezi silkeleme çarpılırsın, yattığın yerde ekmek kırığı olmasın korkuturlar vs.vs...
Son olarak aklıma gelenlerden bir kaçı, yeni doğan çocuğu gezmeye götürdüğünde yumurta veriyorlar bazı Anadolu kentlerinde. Sebebi ise; çocuk, yumurta gibi olsunmuş.
Son olarak kendine muska yada büyü yapılan kişi, akarsuyun üstünden geçerse etkisi kalmazmış ya da olmazmış. Bunların gerçekliği tartışılır. Neticede adı üstünde halk inanışları...
Fal Açmak
Yaygın olan hurafelerden biri de fala bakmak, "FAL AÇMAK" adetidir. Fal hurafesi ile okumuşu da cahili de meşgul olmaktadır.
Bazı kimseler de: "Fala inanmıyoruz amma eğlence olsun diye açtırıyoruz" diyorlar. Bu düşünce doğru değildir.
İslâm Dinine göre hangi şekilde olursa olsun, fal baktırmak ve falcıların söylediklerine inanmak yasaktır.
Bu hususta Kurân-ı Kerim'de şöyle buyurulur:
"Ey iman edenler! şarap, kumar, putlar, fal ve şans okları birer şeytan işi pisliktir. Bunlardan uzak durun ki felaha
erişesiniz" (Maide Sûresi, Ayet: 90).
Konuya ilişkin olarak Allah Elçisi Peygamberimiz Hz. Muhammed (S.A.S) de şöyle söylemiştir: "Kuşun ötmesinden, uçmasından uğursuzluk kabul etmek, ufak taşlar (nohut, bakla, fasulye, iskanbil kağıdı, kahve telvesi vs.) ile fal açmak, kum üzerine hatlar çizmek, bunlardan geleceğe dair hükümler çıkarmak SÎHİR ve KEHANET nevindendir"(11)
Bu ilahi emirlerden açıkça anlaşılıyor ki, fal yasak bir davranış olup haram kılınmıştır. Haram olan bir hükmün şakası helal olamaz. Bu bakımdan eğlence için dahi olsa, falcıların dediklerine ve fala inanmak caiz değildir. Falcılar bir takım şekil ve sembollere dayanarak geleceği gördüklerini ve gaybı bildiklerini iddia ederler. Bu iddialar yalandır. Söylediklerinden binde biri rast gelse dahi bu onların gaybı bildiklerine kanıt olamaz. Çünkü gaybı Allah'tan başka kimse bilemez.
Eğer falcılar herşeyi önceden bildiklerini iddia ediyorlarsa, sınaması kolay. Gelsinler bir araya toplansınlar; ilim adamlarından da jüri kurulsun ve dünya üzerinde herhangi bir şehir tesbit edilip, bu şehirde yarın neler olacak diye falcılara sorulsun. Bakalım bir gün evvelden o tesbit edilen yerde veya ülkede neler oluyor, tümünü haber verebilecekler mi?
İşte meydan, işte dünya !
Her yeni yıl biterken bazı kâhin ve falcıların sesleri duyulur.
Yeni yılda şu olacak, şu ölecek, şu günde dünya bozulacak vs. gibi.
Çok şükür ki onların dediklerinden hiçbirisinin gerçekleştiği (55 senedir yaşıyorum) duymadım. Çünkü geleceği falcı değil, kâinatın yaratıcısı "Âlemlerin Rabbi" Yüce Allah bilir. Allah'ın bildirmediği bir şeyi kimse bilemez.
İnsan, ancak Allah'ın yarattıkları üzerinde akıl yürütür. İlmi öğrenmeye çalışır. En akıllı ve en gelişmiş varlık insan olmasına rağmen, insanın bilgisi ve enerjisi sınırlıdır. Beşeri ve tabii kanunlar arasında sebep-sonuç münasebetleri kurarak birtakım olayları keşfedebilir, bilgiyi öğrenir, yeni yeni kanunları isbat edebilir. Ama bu bilme ve tanıma gücü bir noktaya kadardır. O noktadan ötesi insan için meçhuldür, gayb âlemidir. Gaybın sırlan ve tasarrufu ise Allah'ın ilmine ve iradesine tabidir. Bu nedenlerle Allah'ın bildirmediği bir şeyi ben biliyorum demek, hem ilahi talimata hem de insanlık vasıflarına aykırıdır. Bu itibarla yukarıda söylediğimiz gibi, falcıların söylediklerinden bir kaç tanesi rastgelse bile, bu onların gaybı bildiklerim ifade etmez. Nitekim bu konuyla ilgili olarak Diyanet İşleri Başkanlığı'na sorulan bir soruya, Din İşleri Yüksek Kurulu Başkanlığından 27 Ocak 1987 tarih K6214-9/93 sayılı yazıyla aşağıdaki cevap verilmiştir.
"Gaybı Allah'tan başka kimse bilemez. Nitekim Kur'ân-l Kerim'de (Neml Sûresi, Ayet: 65)
"Göklerde ve yerde gaybı Allah 'tan başka bilen yoktur" buyrulmuştur. Rasulullah (S.A.S) Efendimiz de: "Kahin ve falcıya (yani gaipten haber veren kişiye) inanan kimsenin 40 gün namazı kabul olmaz", "Ona inanan kişi, bana indirileni (kitap ve vahyi) inkar etmiş olur" buyurmuştur.
Bu itibarla yıldızname ve benzeri fal kitaplarına itibar edilmesi ve bu tür şeylere inanılması caiz değildir."
İnsanların maddi ve manevi ilerlemesine engel olan bu tür inançlar, ilk çağların müşrik toplumlarından zamanımıza intikal etmiştir. Ne çare ki modern dünyamızın modern toplumlarında hâlâ bu tür martavallara inananlar, gönül bağlayanlar pek çoktur.
Meselâ böyle hayal üzerine yazılmış bir kitapta şöyle denilmektedir.
"Dahi 1231 kere YA MUĞNİ deye seccadesi altında akçe (yani para) bula. Kimseye demeye batıl olur"(12).
Ne saçmalık!... Hiç oturduğun yerden'"YA MUĞNİ" çekmekle seccadenin altı parayla dolar mı?.. Öyle olsaydı milyarlarca insan gecesini gündüzüne katarak geçim derdi peşinde koşar mıydı?..
İşte böyle yanlış ve batıl telkinlerdir ki, asırlardır şark memleketlerini fakr u zaruret içerisinde kıvrandırmaktadır. Bu kolaydan ve havadan para kazanma isteği tamamen tembellerin, miskinlerin falcı ve kahinlerin uydurdukları yalanlardır.
Ama bu hurafelere de en çok kanan bizim halkımızdır.
Oysa mensup olduğumuz İSLÂM DİNİ, kesinlikle tembellikten, miskinlikten yana değildir. Büyük müçtehit İmam-ı Azam Ebu Hanife Hazretleri, "İslâm'ın dostu ilim, düşmanı cehalettir" demiştir. Ama buna rağmen hurafelere de en çok bizim dindaşlarımız inandırılmaktadır.
Bu, bizim halkımızı iyi eğitemediğimizi, gerçek İslâm düşüncesini iyi öğretemediğimizi gösterir. Burada suçlu İslâm değil, İslâm'ı iyi anlamayan ve anlatamayanlardır. Çünkü İslâm, daima çalışma, araştırma, okuma ve düşünmeyi teşvik etmektedir. Kur'ân-ı Kerim'de okuma, araştırma ve çalışma ile ilgili yüzlerce ayet-i kerime vardır.
İslâm Dinine göre meşru yoldan kazanç temini için çalışmak ibadet hükmündedir. Bu nedenle tembellik ve havadan para kazanma yollan İslâm'da reddedilmiştir. Hele eli kolu bağlı oturup da: "Kaderimde ne varsa o çıkar" düşüncesi hiç bir şekilde kabul edilemez. Çünkü kutsal Kitabımız Kur'ân-ı Kerim'de Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:
"İnsan ancak çalıştığına erişir. Onun çalışması şüphesiz görülecektir. Sonra ona karşılığı noksansız verilecektir" (Necm, 39, 40, 41). Bir başka buyrukta da şöyle denilmektedir: "Namaz bitince yeryüzüne yayılın; Allah'ın lütfundan rızık isteyin.." (Cuma, 10) Mülk Sûresi 15. âyette de şöyle bildirilir. "Yeryüzünü size boyun eğdiren O'dur. Öyleyse yerin sırtlarında dolaşın. Allah'ın verdiği rızıktan yiyin, sonunda dönüş O'nadır."
Anlamlarını sunduğumuz bu âyetler, kişinin ve toplumun mutluluğu için çalışmanın ve araştırmanın önemine dikkatlerimizi çekmekte ve çalışmanın Allah emri olduğunu ifade etmektedir. Sevgili Peygamberimiz Hz. Muhammed (S.A.S.) de, her vesile ile çalışmayı önermiş, tembelliği kişinin yüzkarası olarak nitelemiştir. Rızık kapısının günün en yüksek noktasından yerin derinliklerine kadar açık olduğunu haber vermiştir. Sevgili Allah Elçisinin hadis kitaplarında konuya ilişkin pek çok buyruğu vardır.
Bu konuda Milli Şairimiz M. Akif ERSOY da bir beyitinde şöyle diyor:
"Bekayı hak tanıyan, say'ı bir vazife bilir,
Çalış, çalış ki beka sa 'y olursa hak edilir."
Kutsal kitabımız Kur'ân-ı Kerim'in pek çok yerinde insanın düşünmesi, araştırması tavsiye edilir demiştik. Ancak Kur'ân, prensiplere en genel şekli ile değinir. Ayrıntıları insanın çalışmasına, araştırmasına, idrakine bırakır. Çünkü ilerlemek, yükselmek ve başarıya ulaşmak ancak çalışmayla, bilimle elde edilir. Veren elin alan elden daha hayırlı olduğu bildirilmiştir. Kur'ân-ı Kerim'de, "Kim iyi davranışta bulunursa kendisi için yapar, kim kötülük ederse kendisine eder. Allah kullarına zulmetmez" (Fussilet Suresi, âyet, 46). emri mevcuttur. Buna göre iyiyi yapmak, doğruyu bulmak, yararlı yönde çalışmak görevimizdir. Unutmayalım ki ne ekersek onu biçeriz.
Burada bir noktaya daha değinmek istiyorum. O da çalışırken doğruluktan ayrılmamaktır. Çünkü Yüce Allah Hûd Sûresi 112. âyetinde: "Emrolunduğun gibi dosdoğru ol" demektedir. Buna göre hangi iş yerinde olursak olalım ve hangi işte çalışırsak çalışalım, daima iyi niyetle doğru çalışalım. Zira İslâm'da falcılık, üfürükçülük yaparak değil, alınteri dökerek kazanç temini helaldir, insanları kandırarak, inançları sömürerek kazanç temini ise haramdır.
Unutulmamalıdır ki uygar uluslar uzayı parselleme, kâinatı feth etme yolunda yarış yaparlarken bizim, falcının söylediklerinden, kuşun ötmesinden, kahvenin telvesinden ahkâm çıkarmamız abestir.
Bu hem ilme hem de İslama saygısızlıktır. Konuyu Yüce Allah'ın buyruğu ile noktalayalım.
"Peygamber size ne emretti ise onu alın (O'nun dediği ile amel edin). Size neyi yasak etti ise ondan sakının."
(Haşr Sûresi, Âyet: 7)
Falcılık, Bâtıl İnanç ve Hurafeler
Sual: Fal günah mıdır? Falcılık ve büyücülük aynı şey midir?

CEVAP: Yıldız falı, kahve falı, el falı gibi her çeşit fal hurafedir. Hadis-i şeriflerde buyuruluyor ki:

«Falcının, büyücünün söylediklerine inanan, Kuran-ı Kerim'e inanmamış olur.» (Taberani)

«Fal baktıran, falcıya inanmasa bile, kırk gün namazı kabul olmaz.» (Müslim)

Cinci hocanın cinden kurtardığına inanarak, ona ücret vermek caiz değildir. Çalınanları, kaybolanları bilirim diyen ve buna inanan da kâfir olur. “Bana cin haber veriyor, onun için biliyorum” derse, yine kâfir olur. Çünkü cin de gaybı bilmez. Gaybı yalnız Allahü teâlâ, bir de onun vahy ve ilham ettikleri bilir. Cin, bu iki yoldan öğrendiğini haber verirse, “Bana falanca evliya bildirdi” derse küfür olmaz. Cinden arkadaş edinip, olmuş şeyleri ona sorup, ondan öğrenmek ve bunları başkalarına bildirmek de caiz değildir. Çünkü cinlerin gördüğü şeyleri doğru anlatıp anlatmadığı bilinemez.

Cincilere ve büyücülerin, söylediklerine, yaptıklarına inanmak, bazen doğru çıksa bile, Allah'tan başkasının her şeyi bildiğine ve her dilediğini yapacağına inanmak olup, küfürdür. Büyü öğrenmek de, öğretmek de haramdır. Müslümanları zarardan korumak için öğrenmek de haramdır. Hayırlı iş yapmak için de haram işlemek, büyü çözmek için büyü yapmak da caiz değildir. Büyü yaparken, küfre sebep olan bir şey yapmak küfürdür. Böyle olmazsa, büyük günahtır. Hadis-i şerifte «Büyü yapan ve yaptıran ve bunlara inanan bizden değildir» buyuruldu. (Bezzar)

Burçlara göre fal açmak da hurafedir. Her burçta doğan aynı karaktere sahip olsa, bütün dünyadaki insanlar burç sayısı kadar yani 12 karakterli olurlar. Aynı burçta doğan iki kişiden biri âlim, diğeri zalim, biri sert, öteki yumuşak olabilir. İnsanların karakterlerini burçlar tayin etmez.

Siftah olarak alınan parayı çeneye sürmek, güvercine kağıt çektirmek, misafir giden evi 3 gün süpürmemek, salı günü yola çıkmamak, sabunu elden ele vermemek, kötü bir şey söylendiği vakit eliyle bir yere tıklayarak şeytan kulağına kurşun demek, cenazede küreği birinin eline vermeyip yere atmak, Lohusa kadının kırkı çıkıncaya kadar, dışarı çıkmaması, yanında birisinin bulunması, hatta yanına bir süpürge olsun koymalı demek, kırkı çıkmamış iki çocuğu birbirinin yanına getirmemek bâtıl inançtır.

Hıdrellezi, Nevruzu, Noeli kutlamak, dert ve dilek için yatırlarda bulunan ağaçlara çaput bağlamak, türbelere mum dikmek, cenazeyi yüksek sesle tekbirle veya marşla götürmek, matem işaretleri taşımak, çelenk götürmek caiz değildir.
Bid'at olmayanlar
Bid'at ehli, aşağıdakileri de hurafe saymışsa da yanlış söyledikleri çeşitli kitaplarda yazılıdır:

Kur'an ve hadiste olmayıp da, icma veya kıyası fukaha ile meydana gelen hükümler bid'at değildir.

İki bayram arasında nikah yapmak caizdir. Peygamber efendimiz, Cuma gününe rastlayan bir bayram günü, namazdan sonra, nikah yapması istenince, (İki bayram arası nikah olmaz) buyurdu. Yani vakit dar, bayramlaştıktan sonra tekrar Cuma namazı için mescide geleceğiz demek istemiştir.

Nazar için kurşun dökmek, nazar boncuğu takmak, tarlaya at kafası takmak bid'at değildir. Bunlara bakılınca, gözlerdeki şua ilk defa oraya gider ve nazar önlenir. (Hindiye)

Ölü işittiği için, ölüye telkin vermek sünnettir.
Devir ve iskat bid'at değildir.
Definden sonra, mezarlıkta, cenaze sahiplerine taziyede bulunmak bid'at değildir.

Peygamber efendimizin âdet olarak yaptığı şeyleri yapmamak [mesela entari giymemek] yahut da yapmadığı şeyleri yapmak, [mesela çatal kaşık kullanmak] bid'at değildir.

Ölmüş evliyaya adak yapmak, yani mübarek bir zatı vesile edip, Allahü teâlâya yalvarmak caizdir. Mesela (Hastam iyi olursa, sevabı Seyyidet Nefise hazretlerine olmak üzere, Allah için, adak olarak bir koyun keseceğim) demek. Burada, Allahü teâlâ için kesilen adağın sevabı Seyyidet Nefise hazretlerine bağışlanıyor, onun şefaati ile, Allahü teâlâ, hastaya şifa veriyor kazayı, belayı gideriyor. Koyunu mezar başında kesmek haramdır. Puta tapanların, put yanında kesmelerine benzememeli. Türbenin avlusu genişse, bir kenarda kesilebilir.

İşleri, Allahü teâlânın yaptığına inanarak, türbelerdeki evliyadan yardım istemek, onların hürmetine dua etmek de bid'at değildir. Hz. Mevlana, (Ben ölünce, beni düşünün, imdadınıza yetişirim) buyurdu. Deylemi'nin bildirdiği (Kabirdekiler olmasa, yeryüzündekiler yanardı) hadis-i şerifi de, Allahü teâlânın izni ile, ölülerin dirilere yardım ettiğini göstermektedir.
Fal ve din istismarı
Kabataş parkında çoluk çocuk oturuyorduk. Esmer bir kız, yanımıza yaklaşıp, (Şu gözlüğümü bir takayım, falınıza öyle bakayım. Neyse halın, çıksın falın) dedi. Ben de, başımdan savmak için, (Biz fala mala inanmayız) dedim. Hemen, (İyi ama beyim, “Fala inanma, falsız da kalma” dememişler mi? Sen yine inanma. Falına bakar, karamsarlıktan kurtulursun, rahata kavuşursun) dedi. Falcıyı uygun şekilde uzaklaştırdıktan sonra, Peygamber efendimizin, (Falcının söylediklerine inanan, Kur'an-ı kerime inanmamış olur) buyurduğunu oradakilere söyledim. Benim hadis-i şeriften bahsettiğimi gören, cübbeli ve bid'at sakallı bir genç, yanıma yaklaşarak, (Amca, duamı almak istemez misin?) dedi. Onun ne demek istediğini anlayamadım. Elimdeki galetayı ona verip, (Dua edersen et, bana niye soruyorsun?) dedim. Eli ile para işareti yaptı. Sonra anladım ki, (Para ver, sana dua edeyim) demek istiyormuş. Halbuki dini alet etmek doğru değildir. Çünkü Allahü teâlâ, Âdem aleyhisselama, (Sakın ola ki, neslin dini geçim vasıtası yapmasın, din ile dünya menfaatini talep edenlere yazıklar olsun!) buyurmuştur.
Kabir fareleri
Kabataş'a gelmeden önce de, Beşiktaş'a uğramıştım. Mezarlığın yanından geçerken bir Fatiha okuyayım, dedim. Hemen yanıma bir genç gelip dedi ki:

- Amca hazır hatim var.
- Kaça satıyorsun?
- Amca Kur'an satılır mı, satılsa ona değer biçilir mi?
- İyi ama sana ne vereceğiz?
- Gönlünden ne koparsa...
- Sen hafız mısın?
- Elbette amca.

Cebimden çıkardığım Tebareke cüzünü gösterip sordum:

- Şunu bir okur musun?
- Amca, hafız olan hoca efendidir. Hatmi de o hazırladı. Ben sadece vazifeliyim.
- Hatimlerin parasını hoca efendi ile müşterek mi paylaşıyorsunuz?
- Hayır, ben aldıklarımın hepsini veriyorum. O da duruma göre az çok veriyor.
- Hoca efendi para ile Kur'an okumanın caiz olmadığını bilmiyor mu?
- Bilmez olur mu hiç?
- Biliyor da niye hatim sattırıyor?
- Amca biz hatim satmıyoruz. Hediye ediyoruz. Para veren olursa alıyoruz.
- Delikanlı müftiyüssekaleyn diye birini duydun mu? Sen şu hoca efendinin adını söyler misin?

Genç, söylediğim kelimeyi anlamadı galiba. Müftü müfettişi mi ne zannetti.

- Hoca efendi öldü, sağlığında verdiği hatimleri bağışlıyorum.
- Anlaşıldı. Bak sağlığın yerinde, alnının teri ile kazansan olmaz mı?
- Olur, bundan sonra öyle yaparım, diyerek uzaklaştı.
Dini alet etmek
Malını müşteriye gösterirken, tüccarın Allah demesi, Kelime-i tevhid okuması günahtır. Bunları para kazanmaya alet etmek olur. Müşteri çekmek için dükkanına dini levhalar asmak da, dini ticarete alet etmek olur.

Gerek şahsi, gerek siyasi menfaat veya nüfuz sağlama işine din istismarı denir ki, bunun dinimizdeki adı riyadır. Koltuk kapmak, alkış toplamak, bir grup insanı peşine takmak, herhangi bir menfaat gibi Allah rızasından başka niyetlerle yapılan her iş riya olur. Riya çok büyük günahtır. İmam-ı Gazali hazretleri buyuruyor ki: İyi bil ki, riya haramdır. Peygamber efendimiz, (Ahir zamanda dünya menfaati için dini alet eden, gösteriş yapan, sözleri baldan tatlı kimseler çıkar. Bunlar kuzu postuna bürünmüş birer kurttur) buyurmuştur. (Tirmizi)

Din alet edilerek elde edilen mala şair lanet ederek der ki:

Lanet ola ol male [makama, şöhrete] ki,
tahsiline anın ya din ola, ya ırz, ya namus ola alet.

Sual: Halk arasında, bir hanım ölünce, saçları göğsünü örtecek uzunlukta olmalıdır diye bir inanış var. Bu doğru mu?

CEVAP: Doğru değildir, aslı yoktur.

Sual: Kulak çınlaması kötüye alamet midir? Çınlayınca okunacak dua var mı?

CEVAP: Kulak çınlaması kötüye alamet değildir. Çok kimsenin kulağı çınlar. Hadis-i şerifte buyuruldu ki:

(Kulağı çınlayan beni hatırlasın, bana salevat-ı şerife getirsin. Sonra da "Beni hayırla anana Allah rahmet etsin!" desin!) [Müslim]

Sual: Göz seğirmesi kötüye mi alamettir?

CEVAP: Hayır.

Sual: Gözü seğiren, bir şey olacağına inansa, günah mıdır?

CEVAP: Hayır. Tefeül caizdir. [Hayra yormak]

Sual: Gazetelerdeki burç sayfalarını okumanın hükmü nedir?

CEVAP : Caiz değildir.

Sual: İnsan karakterleri burçlara göre midir?

CEVAP: Halk arasında, zodyak (burçlar kuşağı) üzerinde yer alan 12 takım yıldıza "burçlar" adı verilir. Zodyak, gökyüzünde güneş ve başlıca gezegenlerin yolu üzerinde bulunduğu tasarlanan hayali bir kuşaktır. Burçlar kuşağı olarak da söylenir. Güneşin burçlara karşı olan durumunun değişmesi yüzünden, bugün burçlardan hiçbiri kendi adıyla anılan bölgede bulunmamaktadır. Bu yüzden 20. yüzyılda Güneş, 1 Ocak'ta Oğlak burcunda olmayıp Yay burcundadır. Bu yüzden de burçlarda doğanların belli bir karakter sahibi olduğu söylenemez. Her burçta doğan aynı karaktere sahip olsa, bütün dünyadaki insanlar 12 karakterli olurlar. Aynı burçta doğan iki kişiden biri âlim, diğeri zalim, biri sert, öteki yumuşak olabilir. İnsanların karakterlerini burçlar tayin etmez.

Sual: Gece tırnak kesilmez diyorlar. Ne zaman kesmeli, tırnak kesmenin dinimizdeki yeri nedir?

CEVAP: Tırnak gece veya gündüz her zaman kesilebilir. Haftanın her günü kesilebilir. Cuma günü, cuma namazından sonra kesmek daha iyi olur. Tırnağı uzun olanın rızkı meşakkat ile, sıkıntı ile hasıl olur. Hadis-i şerifte, (Cuma günü tırnağını kesen, bir hafta, beladan emin olur) buyuruldu. Cuma namazı için gusletmek, güzel koku sürünmek, yeni, temiz giyinmek, saç, tırnak kesmek sünnettir. Tırnakları Cuma namazından önce veya sonra kesmek sünnettir. Namazdan sonra kesmek efdaldır. (Dürr-ül-muhtar)

Hadis-i şerifte, (Cuma günü tırnak kesmek şifaya sebeptir) buyuruldu. (E.Şeyh)

Başka bir hadis-i şerifte, Peygamber efendimizin Cuma günü namaza gitmeden önce, tırnaklarını keserdi. Perşembe günü de tırnak kesmek caizdir. Kesilen tırnakları gömmek iyi olur. Hadis-i şerifte buyuruldu ki:

(Saç ve tırnağınızı toprağa gömün, büyücüler onlarla sihir yapmasın!) [Deylemi]

Sual: Bir dileğin kabul olması için, Mekke veya Medine'den getirilen bir miktar hamur, bir gece evde kaldıktan sonra, bir bardak un, şeker ve süt katılıyor. 10 gün bu hamurun yanında hacet namazı kılınıyor. Sonra bu hamur dörde bölünüyor. Bir parçası ile tatlı yapıp ev halkı yiyor. Diğer üç parçası komşulara veriliyor. Onlar da aynı şeyleri yaparak dilekte bulunuyor. Böyle bir şeyin dinimizde yeri var mıdır?

CEVAP: Bunların aslı yoktur, uydurma şeylerdir. Dilek için çeşitli dualar vardır. [Duanın önemi ve çeşitli dualar maddesine bakınız.]

Sual: Hocalar Yıldız nameye bakıyor, günah mıdır?

CEVAP:Yıldız name fal kitabıdır, bakmak ve inanmak haramdır büyük günahtır, küfre kadar götürür.

Sual: Yasin okunup düğümleniyor, kırk adet olunca kabre konuyor, böyle yapmak uygun mudur?

CEVAP: Uygun değil, bid'attir.

Sual: Bazı yatırlara para atılıyor. Mahzuru var mıdır?

CEVAP: Kabirlere para atmak, iplik bağlamak gibi şeyler dinimizde yoktur. Bunların hiç bir faydası olmadığı gibi, bid'at olduğu için de zararlıdır.

Günlerin Uğursuzluğu İnancı


Günlerin Uğursuzluğu İnancı
Yanlış inanışlarından biri de haftanın bazı günlerinin uğurlu bazı günlerinin de uğursuz sayılmasıdır. Oysa İslâm'da günün güne üstünlüğü yoktur. Günler, gün olması bakımından birbirinin aynıdır. İnsan dilediği günde iş yapar. Dilediği zaman da seyahate çıkar. Akıllı ve inançlı bir Müslüman şu gün çalışmaz, şu gün işe başlamaz, hurafelerine kanmamalıdır. Ama ne yazık ki halkımızdan bazıları bu uydurmalara kanmaktadır.
Haftanın bazı günlerini uğurlu, bazı günlerim uğursuz ve bazı günlerinde de çalışmayı günah saymak, uzmanlara göre, Yahudi ve Hıristiyan adetlerinden geçmiştir. Gerçekten de Hıristiyanlar Salı gününü uğursuz, Pazar günü de çalışmayı günah sayarlar. Yahudiler ise Cumartesi günü çalışmazlar.
Halbuki İslâm dininde, sadece istirahat ve ibadet saatleri dışında devamlı olarak çalışmak tavsiye edilmiştir. Buna rağmen çalışmaktan en çok kaçar hale de biz gelmişiz. Bir sürü hurafeye kanarak adeta haftanın günlerini çalışmamak için parsellemişiz.
Günlere hurafeler o kadar karışmış ki bazı günlerin hangi saatinde hangi iş yapılmalı veya yapılmamalı o dahi tespit edilmiştir. İşte böyle hurafe kitaplarından biri olan ve "Seyyid Süleyman El-Hüseynî" tarafından kaleme alınan "KENZ'ÜL-HAVAS" adlı kitaptan naklen M. Şemsettin (Günaltay) şu örneği veriyor.
Pazar gününe ait vakitler hakkında:
Saat l: Güneş saatidir, bu saatte sevgi ve dostluk kabul olup kral ve hükümdarlar nezdine girebilmek için dualar okumak ve yazmak uygundur.Yeni elbiseler giymek münasiptir.
Saat 2: ZÜHRE (Venüs)e mahsus olan kötülenmiş bir saattir. Bu saatte hiçbir şey yapılmamalıdır.
Saat 3: UTARİT saatidir. Bu saatte yola çıkmak iyidir. Ayrıca insanların kalp ve gönüllerim celbetmek ve bunlara benzer işleri yapmak için okuma ve yazma saatidir.
Saat 4: AY saatidir. Bu vakitte bir şey alıp satmak iyi değildir. Hiçbir şeye yaramaz.
Saat 5: ZUHAL (Satürn)e mahsus bir saattir. Tefrika ve fitne çıkarma, arabozma ve düşmanlık yapmak için uygun bir saattir.
Saat 6: MÜŞTERİ (Jüpiter)ye nisbet edilen bir saattir. Bu saat kral, hükümdar ve devlet erkanından ihtiyaç talebinde bulunmaya uygundur.
Saat 7: MERİH (Mars)a ait bir saat olduğundan uğursuzdur. Bu vakitte hiçbir şey yapılmaz.
Saat 8: ŞEMS (Güneş)a ait bir saittir. Bu vakitte her türlü hacetin karşılanması için çalışmak uygundur.
Saat 9: ZÜHRE (Venüs)e aitolup insanların kalp ve gönüllerini celbetmek için dua okumaya ve yazmaya uygun bir saattir.
Saat 10: UTARİT'e nisbet edilen bir vakittir. İyi ve salih olan her şeye uygundur.
Saat 11: AY'a ait güzel bir saat olduğundan o vakitte tılsım ve onunla ilgili şekilleri çizmek ve muska yazmak uygun olur.
Saat 12: ZUHAL (Satürn)'ün saati olduğundan bu saat en büyük uğursuzluk getirir. Bu an zarar getirmekten başka bir şeye yaramadığından o saatte herhangi bir işi yapmaktan sakınmalıdır(43).
Günlerle ilgili olarak şu hurafeler de halkımızı etkilemiştir:
—Salı günü işe başlanırsa bitmez sallanır.
—Pazar günü çalışmak uğursuzluktur.
—Çarşamba gecesi işe başlanırsa, "Çarşamba karısını" kızdınr ve o eve kötülüğü dokunur.
—Perşembe çamaşır yıkanırsa zengin olunur (Kıbrıs).
—Salı günü yeni elbise giyilirse yanar.
—Çarşamba günü süt içmek, ev satın almak iyi değildir.
—Cuma akşamı ve cuma günü ev temizlemek günahtır.
—Cumartesi günü çamaşır yıkamak uğursuzluk getirir.
—Arefe günü dikiş dikmek günahtır.
—Arefe günü dikiş diken kadının ölmüş çocuğu varsa onun derilerini diker vs.
Dikkat edilirse hemen haftanın bütün günleri ya belâya, ya da günaha sebep gösterilmiştir. Sanki Öüslümanın çalışması suç kabul edilmiştir. Bu inanç, hem dini hem de millî kalkınmaya ihanettir.
Unutulmamalı ki İslâm Peygamberinin en hoşlanmadığı hallerden biri tembelliktir, İslâm Dini tembelliği değil, çalışmayı tavsiye etmiştir. Çalışmayı ibadet derecesine yükseltmiştir. Hz. Muhammed (S.A.S) "îki günü eşit olan zarardadır" buyurur ve "Sekiz gün ömre dokuz gün çalışmayı tavsiye eder." Bir başka buyruklarında da: "Dünyanızı ıslah ediniz, yarın ölecekmiş gibi de ahiretiniz için hazırlık yapınız"(44) demişlerdir. Böylece âhiret mutluluğunun ancak dünyadaki tutum ve çalışmamızla ilgili olduğuna haber vermişlerdir.
Oysa biz, bu uyarılara kulağımızı tıkayalı, gerilemeye başlamışız ve dün hükmettiğimize bugün el açar duruma düşmüşüz. Bunun vebali dinimizde değil kendimizdedir...
Dünyanın hızlı değişimi karşısında ona ayak uydurabilmek istiyorsak, artık şu gün çalışılmaz, şu gün işe başlanmaz safsatasını bırakalım. Bugünü dünden, yarını bugünden daha ileriye götürmeyi ülkü haline getirelim.
Yüce Allah'ın şu buyruğunu da unutmayalım:
"Allah'ın sana verdiği (Maldan harcayıp) âhiret yurdunu ara, AMA DÜNYADAN NASİBİNİ DE UNUTMA... Allah'ın sana ihsan ettiği gibi, sen de (insanlara) iyilik et. Yeryüzünde bozgunculuğu arzulama. Şüphesiz ki Allah, bozguncuları sevmez" (Kasas Suresi, Âyet 77)


Hurafeler ve İslam'ın Hurafelere Bakışı
Dinin aslında bulunmayan, birtakım yollarla sonradan dine sokulan ve dinî inançmış gibi telakkî edilen söz, fiil ve davranışların tümü bidat ve hurafe kapsamına girmektedir.

Dinler tarihi incelendiği zaman görülecektir ki; hemen hemen her devirde bidat, hurafe ve batıl inanışlar, toplumların ortak problemi olmuş, daima gündemdeki yerini ve önemini muhafaza etmiştir. Bu, dün olduğu gibi bugün de böyledir. Birçok hurafe, dinimizin esas tâlimatı arasına zararlı bir “parazit” gibi karışmıştır. Maalesef bugün okumuş-câhil, pek çok Müslüman bu hurafelere inanmaktadır. O kadar ki bazıları, bu hurafeleri adeta dinî bir hüküm zannetmekte, hatta ve hatta birçok insan bunu din adına samimi bir şekilde savunmakta ve bu davranışını “hakiki dindarlık”, bunlara karşı çıkmayı ise “dinden uzaklaşma”, “itaatsızlık” ve “inançsızlık” olarak kabul etmektedirler. Halbuki, Dinin kabul etmediği anlayış, inanış ve uygulamalarla dindarlık olmaz. Tam tersine hurafe ve batıl inanışlar, farkına varmadan kişileri, inandıklarını söyledikleri dinin gerçeklerinden ve özünden uzaklaştırır. Gerçek dindarlık, ancak Dinimizin ana kaynaklarında bulunan itikad, ibadet ve ahlak esaslarını kabul etmek ve hayatımızı bu prensipler çerçevesinde düzenlemekle mümkündür.
Bugün insanımızın benimsediği batıl inançlar içinde akla, mantığa uymayan, İslam Dininin emirleriyle hiç bağdaşmayan öyle saçma fikirler vardır ki, insan bunlara inananlara hem hayret ediyor, hem de üzülüyor.

Zira kimi, dişi ağrıyanın mezar taşını ısırıp arkasına bakmadan evine dönerse ağrısının kesileceğine, kimisi bazı mahallerdeki ağaç, türbe ve mescit pencerelerine bez bağlamakla, taş yapıştırmakla dileğinin yerine geleceğine, kimisi de cuma günü ezan okuyan müezzine minareden başörtüsü sallatırsa, kısmetinin açılacağına inanmaktadır.

Bu arada baykuşun ötmesinden, köpeğin havlamasından, kurbağanın sesini yükseltmesinden, yıldız kaymasından, göz seğirmesinden, burun kaşınmasından, kulak kızarmasından nice mana ve hükümler çıkarmaktadır. Cuma gecesi ev temizlemenin, cumartesi günü de çamaşır yıkamanın uğursuzluk getireceğine inananların sayısı azımsanmayacak kadar çoktur.

Ashab-ı Kiram ve gerçek İslam âlimleri, bu çeşit batıl inançlarla asırlar boyu mücadele etmişler, hala da edilmektedir. Ama ne yazık ki hurafelerin ve yanlış âdetlerin kökü bir türlü kurutulamamıştır.

Toplumların ortak kültürel ve sosyal derdi olan bu batıl inançların neşvü nema bulmasına, kök salmasına zemin hazırlayan birçok sebep vardır. Cehalet, âdet, gelenek, görenek, menfi propaganda, çıkar hesapları, kişisel zaaflar, insanların saf ve temiz inançlarını istismar, dini yanlış anlatma... gibi sebepler, hurafe ve batıl anlayışların ortaya çıkmasına ve yayılmasına neden olan faktörlerden bazılarıdır.
İnsan, yaratılış itibariyle inanmaya ve telkine müsait bir varlıktır. Başına bir dert, bir bela geldi mi, deva ve şifa umuduyla her çareye başvurmakta, her duyduğunu yapmaya kalkışmaktadır.

İşte insanın bu zaafını iyi bilen bazı kimseler, (üfürükçüler, muskacılar, cinciler, falcılar) bundan istifade etmesini bilmektedirler. İnsanın duygu, düşünce ve inancını istismar ederek onu, yanlış yollara sevk etmekte ve menfaat sağlamakta, hatta çevresinde manevî otorite kurabilmektedirler.

Ancak biz inanıyoruz ki, iyi niyetli, temiz düşünceli Müslüman kardeşlerimizi bu kötü niyetli insanların istismarından kurtarmak için onları uyarmak ve eğitmek gerekmektedir. Zira halkımızın sağduyusu sağlamdır. Hurafe inançların ortadan kaldırılması için yılmadan, usanmadan doğru olanı söylemek ve öğretmek gerekir.

Hak gelince batılın ortadan kalkacağını Kutsal Kitabımız haber vermektedir.2 Nitekim İslam Dininin gelmesiyle yeryüzünde bir sürü batıl inanç yıkılmış ve ortadan kalkmıştır. Günümüzde görülen bazı yanlış inanç ve adetlerin devam etmesi, İslam'ın güçsüzlüğünden değildir. Zira İslam esaslarını, İslam düşüncesini iyi bilen hurafeye, safsataya kanmaz. Hurafelerin devam etmesi, halkın çoğunluğunun İslam Dininin emir ve yasaklarını iyi bilmeyişinden, bizim de halkımızı iyi eğitemeyişimizdendir. İşte bu noksanlığı gidermeye bir nebze katkıda bulunmak amacıyla bu makaleyi yazma ihtiyacını duydum.

İslam'da Boş İnanç ve Hurafe Yoktur
Sait Koçer
Kur'ân-ı Kerîm'de geçen âyet-i kerîmelerin hepsi Hak'tandır ve haktır ve bunlar birbirinden ayrılamaz bir bütün teşkil etmektedirler. Bu sebepledir ki, Kurân-ı Kerîm'in hakkaniyetine, O'nun Allah kelâmı ve Hz. Peygamber'e indirilmiş bir kitap olduğuna delalet eden bütün delillerin Kurân'ın her bir âyetine de delil olduğu hatırdan çıkarılmamalıdır.

İslâm düşmanı itirazcılar şöyle diyorlar: "İslâm'da boş inanç (hurafe) yoktur." derler. Oysa var, işte örnek: İslâm'da büyü ve büyünün tesirinin gerçek olduğuna inanılmaktadır. Sonra da büyü ile alâkalı Bakara sûresinin 102. âyetini ve Sahih-i Buharî'de Hz. Âişe (r.anha)'den rivayet olunan hadis-i şerifi zikrediyorlar ve şöyle diyorlar: "İşte bu âyet ve hadislere dayanılarak, İslâm ulemasının cumhurunca büyünün etkisinin gerçek olduğu savunulur."
BÜYÜ-SİHİR ve HURAFE NE DEMEKTİR?
Onların itiraz ve iddialarına cevap vermeden önce büyü, sihir ve hurafe kelimelerinin ifade ettikleri manalar üzerinde duralım.

Sihir-Büyü: Gizli, ince, anlaşılması güç olay, aldatma, gözbağcılık, haktan uzaklaştırma, hakkı bâtıl, bâtılı hak gösterme gibi manalar ifade etmekte olup, bir kaç çeşidi vardır.

a) Güçlü ruh sahiplerinin yaptığı iddia edilen büyüler. İnsan ruhunun temizlenmesiyle bazı güçler kazanacağına, kendi bedenlerinde olduğu gibi başkalarının bedenlerinde de tesir yapabileceğine inananlar, başka varlıkları buyruk altına alabilmek için uzlete çekilir, çeşitli riyazetler yaparlar.

b) Cinlerden faydalanılarak yapılan büyüdür. Yaptığı tılsımlarla kötü cinleri veya ervah-ı habîseyi tesiri altına alabilen kişiler istediklerine kötü şeyler yaptırır, aklını çeldirir, sağlığını bozar, vb... Burada büyünün kötü tesirini yapan cinlerdir. Büyülenmiş kişi cinlerin tesiri altına girer.[1] Bu durumdaki birine "mecnun" denir. Manası: "Cinlere yenik düşmüş kişi" demektir.

Cin; kapalı, görülmeyen demektir. Ama zâtından değil de, bizim için kapalı, görülmeyen veya akla kapalı demektir.

Cinnet kelimesi ise deli olma hali; cinn de (Allahu âlem) bütün bu işlerde bilinen, görünen âmil (yani sebepler planında zahirî âmil) ve bu işe sebebiyet veren faktördür.[2]

İşte yukarıda belirtildiği gibi sihir; hakikati ve gerçekleri olan bir fiildir. Hurafe ise; uydurma, batıl inanç, efsane veya gerçek olmayan şeylere inanma manasına geldiğinden sihir ile hurafe arasındaki fark; gerçekle yalan arasındaki fark gibi kesin ve belirgindir.

c) Yalanı gerçek, gerçeği yalan gösterme ve aldatma manasına gelen sihirdir ki, gözbağcılık denilen, el çabukluğuyla yaptığını gözlerden kaçırmak ve yaldızlı sözlerle kulakları avutmaktır.[3]

İşte bu manaya gelen sihir kelimesinin gölgesinde veya bu mananın gölgesine sığınarak, gerçekliği ve hakikati olan sihri de kabul etmemek ve tesirine inanmamak doğrusu; hakikate gözünü kapamaktan başka bir şey değildir.

İlim adına konuşanlara düşen vazife, hakikatleri toptan inkâr edip görmezlikten gelme değil, bilakis esas vazifeleri mümkün ve vaki olan her şeyin, ilmin araştırma alanına gireceğini kabul ederek, meseleyi tetkik etmeleridir.

Vakıaları görmezlikten gelmenin kimseye fayda getirmeyeceği ve bu davranışın da gerçeklikle uzaktan yakından bir alakasının bulunmadığı herkesin malumudur. Bütün ilimler ve âlimler adına konuşuyor gibi meseleyi toptan ikaz etmek veya "bilimde yeri yoktur! Bunlar hurafedir!" gibi laflar ise ilme zıt bir peşin fikirliliğin ifadesi bir cesaret işidir!!!

Bu ön bilgi ve fikirden sonra, cinlerin bu tür sihir işlerinde kullanılabilmesi ve tesirlerinin gerçekliği üzerinde duralım.
CİNLER HASTALIKLARA SEBEP OLABİLİR Mİ?
Cinler maddeye nüfuz edebilecek mahiyette varlıklardır. "Cin şudur" diyemiyorsak da tesir ve nüfuz kabiliyetine sahip varlıklar olduğu açıktır. En basit misaliyle, röntgen şuaları insan bedeninde rahatlıkla yer alabiliyor ve belli ışın çeşitleri maddeyi eritip yapısını değiştirebiliyorsa, bu ışınlardan daha latif olan cinler insan bedenine nasıl nüfuz edemesin ki!... Evet cinler insanın fizyolojik yapısına tesir edip, çeşitli zararlara yol açabilir, damarlara ve beynin merkezî noktalarına müdahale edebilirler.[4]

Demek oluyor ki başta şeytan olmak üzere cin taifesinin insanlara zarar verebilecek şekilde yaklaşıp maddî-manevî tahribatlara yol açabilmeleri mümkündür.

Söz sultanı Efendimiz (sav)'in ifadesi ile "Şeytan insanların kanının dolaştığı yerde dolaşır." [5] İnsan için alyuvar ve akyuvar gibidir.
EFENDİMİZE (sav) BÜYÜ YAPILMIŞ MIDIR?

Efendimiz'in Sihre Galebesi

Büyü yoktur, inanmam, diyenlerin bir kısmı meseleyi dinî menşeli görüp, küfrün muktezası olarak reddeden inkarcılardır. Diğer kısmı ise hiç okumamış, duymamış ve dünyada olup bitenlerin farkına varamayanlardır.[6]

Kur'ân-ı Kerîm, karı ile kocanın arasını açan sihirden bahsetmekte ve Süleyman (as) ve Musa (as) zamanındaki sihir hadiselerini tafsilatıyla anlatmaktadır.[7]

İkinci olarak: Bir Yahudi (Lebîd İbnü-1 Esam) bizzat Efendimiz (sav)'e sihir yapmıştı. Efendimiz (sav) belli bir ölçüde (Allah'ın müsaadesiyle ve bir hikmete binaen) tesirinde kalıp sıkıntı duymaya başlayınca sahirin malzemeleri meleğin işaretiyle kuyudan çıkarılıp getirilmişti. Muavvizeteyn'in (Felâk ve Nâs Sûreleri) okunmasıyla da Allah (cc) tarafından tesiri yok edilmişti.[8]

Bir itirazcı, Efendimiz (sav)'e yapılan bu büyüyü kastederek "Peygamber, Felâk Sûresi'ndeki uyarıya kulak asmamış mı acaba? Sığınmamış mı? Yoksa Tanrı'ya sığınmış da büyünün etkisi karşısında O'nun Tanrı'ya sığınmasının etkisi bir şeye yaramamış mı?" diyor. Böyle derken de şu gerçekleri göz ardı ediyor:

1) Cumhur-u müfessirine göre bu sûreler Efendimiz (sav)'e yapılan sihirden sonra inmiştir. Felâk ve Nâs sûrelerinin iniş sebebiyle ilgili rivayetler de bu görüşü desteklemektedir.[9]

2) Efendimiz (sav)'e sihir yapılması ne O'nun Allah'a sığınmadığı ne de Allah'ın O'nun bu duasını cevapsız bıraktığı manasına gelmez.

Allah Resulü'nün (sav) bütün hareketlerinde, bir Ölçü ve denge vardır. O, cihanı fethedecek ordular sevk ederken, bir karıncayı dahi incitmeme prensibini de daima korumuştur. Sebeplere tevessül etmiştir; ancak duayı da hiçbir zaman ihmal etmemiştir.

Gece gündüz münacat ve inleme içinde geçen bir ömür görmek isteyen, Resûlullah (sav)'ın hayatına baksın. Baksın ve insanlık, duanın ne demek olduğunu, dua etmenin adabına ve duanın insana maddî manevî kazandırdıklarını görsün, ibret alsın. Efendimiz (sav)'in bir gün içerisinde okuduğu duaları ve istiğfarı merak edip araştıranlar görecektir ki; duada da O'na ulaşmak mümkün değildir. Sanki O, (sav) hayatının her ânını dua ile geçirmiş gibidir. Bir insan başka hiçbir şey yapmasa ve sadece dua etse, bir ömrü dolduran duası, ancak Allah Resûlün'den nakledilen dualar kadar olabilir. Evet, Rasûlullah (sav) aksiyon adamıydı, muhakeme insanıydı, fakat ibadet ve duada da eşi benzeri yoktu.

Efendimiz (sav)'e "O, meşhurdur" (Sihire mağlup olmuştur) demekle; "O'na sihir yapıldı da bu sihir def ve iptal edildi" demek arasında büyük fark vardır. Bu husustaki rivayetler; Efendimiz (sav)'in sihre mağlup olduğunu veya O'nun duasının icabetsiz kaldığını değil, bilakis Efendimiz (sav)'in mucizesi olarak sihre ve sihirbazlara galebesini haber vermektedir.

Ayrıca bu sihir, Peygamberimiz (sav)'in aklına, kalbine, itikadına değil, ancak beşeriyet icabı O'nun mübarek vücudu saadetlerine tesir etmiştir. Bu da arız olabilecek bazı hususlardan rahatsız olması şeklindedir. İşte bu anlatılan haberler de müessir bir sihre karşı, bir mucizeye delalet etmektedir.

Hayata mal olmuş çok hadiseler ve misaller var ki bunların hepsi de sihrin tesirini göstermesi bakımından önemlidir. Meselâ şu hatıra bu konuda kayda değer.

"Ben geçen yıla kadar büyü diye bir şeye inanmıyordum. Derken, akrabalarımdan biri delirdi. Nöbet geldiğinde kaskatı kesiliyor ve gözlerini bir noktaya dikiyordu. Gitmediğimiz doktor ve hoca kalmadı. En son gittiğimiz yerde bu işlerle uğraşan kişi hastaya okudu ve daha başka şeyler yaptı. Dönüşte arabaya bindik ve o yakınımız hiç alışmadığımız bir ses tonuyla 'Neredeyim ben, ne oldu bana? dedi. Şaştım kaldım ve ondan sonra inandım ki büyü oluyormuş." [10]
EFENDİMİZE (sav) NİÇİN MECNUN DEDİLER?
Burada birkaç itiraza cevap vermeyi arzu ediyoruz.

İtirazcı cin çıkarma ile ilgili konulara değinerek çeşitli iddialarda bulunuyor. "Ve demek ki Muhammed'e cinlerle çok uğraştığı ve cinlerden bilgi alma yoluna giden biri olarak görüldüğü için, inanmazlarınca 'mecnun yani cinlenmiş denmiştir" diyor.

1) Bu çeşit iddiacıların diğer sorularında da göze çarptığı gibi soruları mantıktan yoksundur. (Aslında sorulan bir soruya doğru cevabın alınabilmesi için en önemli esaslardan birisi sorunun doğru olarak sorulması gerekir.)

Siz ruh ve akıl hastası birine bin defa "akıllı" ve "âlim" deseniz, o yine gerçek manada akıllı ve âlim kabul edilemez. Aynen onun gibi, Efendimiz'in (sav) can düşmanları olan hasımlarınca O'na (haşa) "mecnun" denmesi de bir mana ifade etmez. O'nun cinlerle uğraştığı manasına gelmez. Zaten Kur'ân-ı Kerîm bu iddiaları yalanlamaktadır. Meselâ: "O, zalimlerin seni dinlerken ne sebeple dinlediklerini ve konuşurken "Siz büyülenmiş bir adamdan başkasına uymuyorsunuz!" dediklerini gayet iyi biliyoruz. "Bak, senin hakkında (büyülenmiş, cinne tutulmuş şekilde) nasıl misaller verdiler de doğru yoldan saptılar" (İsrâ Sûresi, 17/47-48) demektedir. Âyet-i kerîme'de görüldüğü gibi O'na (sav) mecnun diyenlerin sapıklar olduğu belirtilmektedir.

"Sen öğüt ver, Rabbinin nimeti sayesinde sen ne kâhin ne de cinlenmişsin. Senin okuduğun zikir, âlemlere öğüttür." (Tûr, 52/29-30)

"Rabbinin nimeti sayesinde sen cinlenmiş değilsin" (Kalem, 68/2) Duyurulmaktadır.

Rahmeten lil âlemin Efendimiz'e (sav) iftira atanlar iddialarını ileri sürerken, iddia ettikleri mevzulara delil olması için, hayatının her safhası bilinen ve kaydedilmiş olan Efendimiz'in cinlerle (Risalet vazifesi dışında) uğraştığına dair birkaç misal veya delil getirmeleri gerekmez miydi?

2) İtirazcılar, asıl kaynaklara inmeden, sokaklarda dinî değerleri istismar veya tezyif için satılan, ama asla Kurân-ı Kerîm'de ve sahih kaynaklarda (sünnette) geçmeyen duaları ve yine usullerini veya sihir bozma iddialarını sanki kitap ve sünnet kaynaklı imiş gibi gösterip bunların gölgesinde İslâm'a saldırmaktadırlar.

Böyle davranmak yerine işportada satılan sihir bozma dualarının Kurân'da ve sahih kaynaklarda bulunduğunun ispat edilmesi ve eğer bulunuyorsa erbabınca tecrübe edildikten sonra fayda sağlanamadığının da ispat edilmesi gerekir ki, yapılan iddiaların bir manası ve mantığı olsun...

3) Ve yine itirazcıların dayakla cin çıkarmaya misal olarak anlattıkları hadiseleri, Kurân-ı Kerîm'de sahih hadis kitaplarında ve diğer sahih kaynaklarda görmüyoruz. Önce dayakla cin çıkarma yolunun İslâmî bir usul olduğunun ve bu İslamî usul uygulanarak, dayakla cin çıkarılırken ölenler olduğu yer ve zamanı gösterilerek ispat edilmesi gerekir.
HABİS RUHLARIN ve CİNLERİN ŞERRİNDEN KORUNMA
Habis ruhlardan ve cinlerin şerrinden korunmak için takip edilecek yolları şöyle özetleyebiliriz:

a) Allah (cc) ve Resûlullah (sav) ile iyi münasebet kurup, İslâm'ın prensiplerine uyulmalıdır.

b) Fiilîve kavlî dua ile Cenâb-ı Hakk'a (cc) iltica edilmelidir. Korunmamız hâl-kâl, iç-dış, fiil-dua bütünlüğü ve birliği içinde olmalıdır. Zaten vücudumuzda bir rahatsızlık ve hastalık hissettiğimizde doktora gitmemiz, ilaç kullanmamız birer fiilî duadır. Arkasından şifayı verecek olan Cenâb-ı Hakk'a el açıp şifa dilememiz de kavlî duadır...

c) Nezd-i uluhiyet'te makbul kimselerin duası alınmalıdır. Nitekim Efendimiz'e (sav) bu şekilde rahatsız bir çocuk getirildi. Efendimiz (hafifçe) vurup "çık ey Allah'ın düşmanı" buyurdu. Sonra çocuğun yüzünü yıkadı ve dua etti. Neticede çocukta hiçbir şey kalmamıştı. Biz de böyle hüsn-ü zannımız olan kimselere müracaat eder, onlardan dua diler ve "İnşaattan Cenâb-ı Hakk şifa verir" deriz.[11]

Mü'minin duası hususiyle bizahril-gayb yani arkasından olursa makbuldür. Bu mevzuda itirazcı ise yukarıdaki rivayeti zikrederek şöyle sormakta: "Çocuk iyileşmiş miydi? "Bir sav olmaktan ileri gitmiyor kuşkusuz."

Öncelikle, rivayetin içinde çocuğun iyileştiği açık ve sarih olarak belirtiliyor. Eğer inanmıyorsa çocuğun iyileşmediğine dair delillerin ortaya çıkarılması gerekir. Acaba bir haberin veya hadisenin doğru olup olmadığının anlaşılması için; mutlaka o hadiseye itirazcının şahit olması mı icap eder?

d) İnançlı psikiyatrist ve hekimlere gidilmelidir. Yani materyalist ve inkarcı olmayan ve âli ve habis ruhlara, cinlere ve tesirlerine inanan ehil psikiyatrist ve hekimlere gidilmelidir.

e) İstiaze, Ayete'l-Kürsî, Muavvizeteyn (Felak ve Nâs Sûreleri) vb. dualar okunmalıdır. Çünkü bunlar Efendimiz (sav) tarafından bizzat tavsiye edilmiştir. Daha başka dualarıhem de muhtelif sayılarda okunmasını tavsiye edenler var.[12]

- Dualarla cinlerden ve habis ruhlardan kurtulanlara yakın tarihimizden misaller.

a) Yakınlarımdan birinin yüzü felç oldu, bir hafta Kaside-i Bürde'yi okudum Allah (cc) 'in izniyle şifa buldu.

b) Çok sevdiğim 10-15 senelik bir arkadaşımın hanımında evlenir evlenmez trans hali gelmeye başladı. Kaskatı kesilip dönüyor ve "geldiler" diyordu. Gitmedikleri doktor kalmadı. Prof. Ayhan Songar, bir sene meşgul oldu. Sonra Allah (cc) başka bir yerden kapı açtı. Arızalı ve malûl kimselere okuyan iki yüksek okul bitirmiş bir hocaefendi bir ay gelip bu kadına okudu. Bizzat kendim de gittim ve Ashab-ı Bedr'in isimlerini de yanımda götürdüm. Ben daha merdivenlerden çıkarken kadın bağırmaya başladı. Ben içeriye girmeye lüzum görmedim. "Bizim iş tuttu" dedim ve Ashab-ı Bedr'in isimleri bulunan kağıdı arkadaşa verdim. Arkadaş götürüp kağıdı kadının üstüne bırakıverdi. Aşağıya sesi gelen kadın şöyle diyordu: "Niye kaçıyorsunuz? Hz. Hamza geldi diye kaçıyorsunuz değil mi?" Bütün bunları nasıl izah eder ve hangi maddî sebebe bağlarsınız.

Şimdi kadın tamamen iyileşmiş durumdadır.[13]
Sonuç
Sihir-büyü gerçektir ve yapılabilir, yani büyünün tesiri mümkün ve vakidir. Ancak, başkasına büyü yapıp kötülük etmek, karı-kocayı birbirinden ayırmak, bu yolla insanları birbirine düşürmek, tutsun tutmasın bu mevzuda gayret sarf etmek, (yapmak ve yaptırmak) yapana da yaptırana da yardımcı olmak katiyyen haram ve günahtır; helâl itikat ederek yapmak ve yaptırmak da küfürdür, insanı kafir yapar. Fakat birisi gerçekten cinlere veya büyüye maruz kalmış da ızdırap çekiyorsa, okumakla onu bu ızdıraptan kurtarmak herhalde sevaptır. Şu kadar ki, bu mesele bir meslek, meşgale ve iş haline getirilmemelidir. Zira hadis ve sünnette bu meselenin yerini göremiyoruz. Efendimiz (sav) cinlerle görüşmesine görüşmüştür ama, bu onun nübüvvet vazifesi çerçevesinde olup, onların da peygamberi olduğundandır. Efendimiz (sav) kendilerine İslâmiyet'i tebliğ etmiş biatlerini almış ve yapmaları gereken mükellefiyetleri bildirmiştir. Bunun dışında, cinlerle nasıl irtibat kurulur, onlar nasıl çalıştırılır, büyü nasıl yapılır ve bozulur, bu mevzularla hiç uğraşmamıştır. Efendimiz (sav)'in nurlu beyanlarında da bu mevzuuyla ilgili herhangi bir şey görmüyoruz. Fakat, onların yaklaşma noktalarını, zararlarını ve habislerinden kurtulma yollarını talim etmiştir. Şu kadar ki, umumî manada ümmetin bu meselelerle uğraşması tasvip edilmese dahi belli kuvvete, ruh gücüne ve kabiliyetine sahip olan ve manaya gözleri açık bulunan zevatın cinleri hayır istikametinde kullanmasında herhalde bir mahzur olmasa gerektir. Nitekim Süleyman (as) bunu yapmıştır.
Kaynaklar
[1] Fahruddin er-Razi, Mefatihu'1-Gayb, 1/165; Yazır. Elmalılı Hamdi. Hak Dini Kur'ân Dili, 1/441-445.
[2] Gülen, Fethullah. Asrın Getirdiği Tereddütler. 2/203.
[3] Yazır, ElmalılıHamdi, Hak Dini Kur an Dili, 1/441-445.
[4] Gülen, Fethullah, İnancın Gölgesinde, 1/159.
[5] Buharî, İ'tikaf, 11; Müslim, Selam, 23; Ebu Davud, Sünnet, 17; tbn Mace, Siyam, 65; Müsned, IH/156.
[6] Gülen, Fethullah, İnancın Gölgesinde 1/154.
[7] Enbiya, 21/82; Nemi, 27/39; Sebe, 34/12; Sâd, 38/37.
[8] Sahih-i Buharî Muhtasari, Tecrid-i Sarih Tercemesi, 9/1352.
[9] Tefsiru'l-Münir 30/471; Buharî, Tıbbı, 76/48-49; el-Esas fi't-Tefsir, 11/64-67; Hak Dini Kur an Dili 9/6351-60.
[10] Gülen, Fethullah, Asrın Getirdiği Tereddütler, 2/211 sayfaya daha başka misaller için bakınız.
[11] Gülen, Fethullah, İnancın Gölgesinde, 1/160...vd.
[12] A.e., 1/163-164.
[13] A.e., 1/158. ....vd.
İslam'da Hıdırellez Kutlaması Yoktur
Ahmet Şahin
Soru: Hıdırellez (Hıdrellez) hakkında bir mü'minin görüşü ne yönde olmalıdır? Çok fazla bâtıl itikat var. Mesela para kesmek gibi. Gazete sayfalarını para niyeti ile dua ederek kesiyorlar. "Sembolik olarak kesiyoruz diyorlar." ya da gül dibine ev yapmak vs. hatta kesilen gazeteden paraları bir torba içerisinde ağzı biraz açık bırakılarak dışarı asıyorlar, Hızır (A.S.), gece gezermiş bu gece, eli değsin diye vs. bunlar hakkında açıklamalı yer verirseniz sualime sevinirim.
Cevap: Öncelikle batıl olan hiç bir uygulamayı dinimiz kabul etmez. Hıdırellez kutlamalarını batıl ve hurafelerle doldurmak doğru değildir. Bahsettiğiniz hurafe uygulamalara itibar etmemek bu gibi hurafelerden uzak durmak gerekir.

Her sene bahar mevsimindeki yeşilliğin canlandığı mayıs ayının başlarında bir Hıdırellez Bayramı kutlanmaktadır. Bu bayramda insanlar ateşler yakıp üzerinden atlayarak kısmet bulacaklarını düşünmekte, içine girecekleri bir eve sahip olacaklarını ümit etmekte, daha nice niyetlerinin bu bayram günündeki bazı âdetlerle gerçekleşeceğini beklemektedir.. Bunların gerçekle ilgisi ne kadardır? Daha doğrusu, Hıdırellez ne demektir? Bunun bir aslı olmalı, sonra bu hale getirilmiş bulunmalı diye düşünmekteyiz. Bu konuda bilgi verebilir misiniz?

Efendim, bazı konular halk örfünde kabuk bağlayıp özünden uzaklaşır duruma girebilmektedir. Zannederim mayıs ayının başında kutlanan Hıdırellez bayramında da böyle bir kabuk bağlama durumu söz konusudur. Olayın aslını şöyle ifade edebiliriz:

Hz. Musa (A.S.) zamanında hükümdarın birinin temiz niyetli bir oğlu kendini dine verir, dinî hayat yaşayıp dinî hizmetlerle hayatını değerlendirmek ister. Babasının hükümdarlığı, makamı, mevkii onu tatmin etmez. Hükümdar oğlunun kendini dinî hizmetlere adaması, çevrenin irşadına yönelmesi Rabb'imizin de hoşuna gider. Ona kerametler ihsan eder. Bu sebeple bu genç irşat için gezerken uğradığı çorak araziler yeşillenmeye başlar. Kupkuru çöllerin yemyeşil hale gelişi, oradan hükümdarın oğlunun geçtiğini göstermiş olur.

Arapça'da yeşilin bir adı da (hazr) olduğundan çorak yerlerin yeşillendiğini gören halk buradan Hızır geçmiştir diyerek Hızır ismini meşhurlaştırmaya başlarlar. Bir ara bu genç, zamanın peygamberi Hz. İlyas (A.S.)'la da buluşur. Böylece Hz.İlyas (A.S.)'la buluştuğu güne halk, Hızır–İlyas buluşma günü olarak isim verirler. Sonraları bu isim yuvarlanarak Hıdırellez şekline dönüşür. Tıpkı hoca merhumun, oğlunuzun adını Eyyüb koyarsanız dikkat edin, sora söylene söylene ip kalır, sözündeki gibi, Hızır ile İlyas da Hıdırellez olup çıkar..

Hızır’ın aslında geçtiği yerleri yeşillendiren bir veli mi, yoksa ayrıca bir de peygamber mi olduğu konusunda çeşitli rivayetler vardır. Fakat gerçek olan odur ki, velilerin hayatını yaşamakta olan Hızır (A.S.), beş çeşit hayat derecesinin ikinci derecesinde yaşamaktadır. Bu derecedeki hayat bizim gibi maddi şartlarla bağlı değildir. Bir anda birçok yerlerde farklı görüntülerle bulunabilir.

Bu yüzden halk arasında da Hızır (A.S.) erişmiştir imdadına diye de söylentiler yayılmaktadır..

Bazen Hızır makamına çıkıp da Hızır’dan ders alan velilerin de olduğu, bunların Hızır gibi darda kalanların imdadına koştuğu, bu yüzden de onların da Hızır'ın kendisi sanıldığı anlaşılmaktadır.

Bediüzzaman Hazretleri'nin Mektubat'ında bu konudaki soru cevapta, Hızır (A.S.), hayattadır; ancak onun hayatı ikinci derecede hayat olduğundan birçok alimler hayatta olmadığını düşünmektedir, şeklinde bilgi vardır.

Hızır–İlyas buluşma günü olarak bildiğimiz altı mayıs Hıdırellez bayramına bu bilgi ve ilgi bakılırsa herhalde gerçeğe daha yakın bir bakışla bakılma ve kutlama söz konusu olur.

Bugüne ait ateş yakılıp üzerinden atlanılması, oyuncak evler yapıp gerçeğine kavuşulacağının düşünülmesi.. gibi âdetler halkın iyilik temennilerinden ibaret arzulardan sayılırlar. Kesinlik arz eden gerçekler olarak kabul edilmezler. Bunlardan medet umulmaz.[1]
Kaynaklar
[1] www.sorularlaislamiyet.com/subpage.php?s=show_qna&id=18659

İslamiyet'te Muskanın Hükmü Nedir?
Ukbe Bin Amir r.a.'den; “Birisi biat ederken Resûlullah (S.A.V.) ondaki muskayı kopardı ve buyurdu ki; “Kim muska asarsa şirk koşmuştur.” [1]
İbnu Mes'ud (R.A.) anlatıyor: "Resûlullah (S.A.V.)'ı işittim, diyordu ki: "Rukyelerde, temimelerde (muskalarda), tivelelerde (muhabbet muskası) bir nevi şirk vardır." Bunu işiten bir kadın atılarak, (İbnu Mes'ud'a): "Böyle söylemeyin, benim gözüm ağrıyordu. Falan Yahudiye gittim geldim. O bana rukye yaptı. Ağrım kesildi" dedi. Abdullah İbnu Mes'ud (R.A.) tereddüt etmeden, "Bu (ağrı) şeytanın işiydi, o eliyle dürtüyordu, sana rukye yapılınca vazgeçti. Bu durumda sana Resûlullah (S.A.V.) gibi, şöyle söylemem kâfidir: "İzhebi'l-bâs Rabbe'n-nâs eşfi ente'ş-Şâfi, Lâ şifâe illâ şifâuke, şifâen lâ yuğâdiru sakamen. (Ey insanların Rabbi, acıyı gider, şifa ver, sen Şafisin. Senin şifandan başka bir şifa yoktur, hiçbir hastalığı terk etmeyen bir şifa istiyorum." [2]
Cabir (R.A.) anlatıyor: "Resûlullah (S.A.V.)'dan nüşre hakkında sorulmuştu: "O şeytan işidir!" buyurdu." [3] Nüşre; kendisine cin çarptığı zannedilen kimseye yapılan muskadır. (Hattabi) Büyüyü büyü ile bozmak (nüşre) yasaktır. Lakin büyü, Kuran ile bozulabilir.
Hasan (el Basri) dedi ki; "Nüşre (cin muskası), sihirdir." [4]
İsa İbnu Hamza rahimehullah anlatıyor: "Abdullah İbnu Ukeym (R.A.)'ın yanına girdim. Kendisinde kızıllık vardı. “temime (muska) takmıyor musun?" diye sordum. Bana şu cevabı verdi: "Bundan Allah'a sığınırım. Zira Resulullah (S.A.V.) şöyle buyurmuştu: "Kim bir şey takınırsa, ona havale edilir." [5]
Abdullah bin Ukeym Ebu Mabed el-Cuheni'den; İsa bin Abdurrahman dedi ki; Abdullah bin Ukeym'in yanına girdik ve şöyle dedik; (O humre hastalığına yakalanmıştı.) "Bu hastalığın geçmesi için (muska gibi) bir şey takmıyor musun?" Şöyle cevap verdi; "Ölmek ondan iyidir. Zira Peygamber (S.A.V.), şöyle buyurdu; "Kim (Muska gibi) bir şey takınırsa, o takındığı şeye bırakılır." [6]
El-Mugira bin Şube'den; Resulullah (S.A.V.) buyurdu ki; "Dağlama veya rukye yaptıran tevekkülden uzaklaşmıştır." [7]
Ukbe bin Amir (R.A.)'den; Resulullah (sav) buyurdu ki; "Kim temime (nazarlık vb.) takıp asarsa, Allah ona (istediği şeyi) tamamlamasın! Kim de vedaa (nazardan korunmak için takılan deniz kabuğu ) asıp takarsa Allah onu amacına ulaştırmasın! " [8]
Haris bin Ebi Usame Müsnedinde Ebu Hadaş'tan rivayet ediyor; "Bir kadın Peygamber (sav)'e geldi ve dedi ki; "Kocam bana karşı kaba davranıyor. Onu kendime bağlamak için (büyü gibi) bir şey yapsam ne dersin ?" Buyurdu ki; "Öf öf öf! Göktekilere ve yeryüzündekilere eziyet verdin ve çamuru bulandırdın! " Sonra kadın oradan ayrılıp başını tıraş etti, siyahlar giyindi ve dağda yaşamaya başladı. Peygamber (sav)'in yanında ondan bahsedilince buyurdu ki; "Onun tövbesinin kabul edilip edilmeyeceğini bilmiyorum." [9][10]
Kaynaklar
[1] Ahmed sahih senedle; Sahiha (492)
[2] Ebu Davud (3883) Sahihu Ebu Davud (3288) Sahihu İbni Mace (2845) Sahiha (331)
[3] Ahmed (13621) Ebu Davud (3868) sahihtir.
[4] Hattabi Mealimus Sünen (4/201) İbnil Cevzi Camiul Mesanid'den; Fethul Bari (10/198)
[5] Tirmizi (2072) Sahihu Tirmizi (1691)
[6] Tirmizi (2072) mürseldir dedi. Lakin Abdullah bin Ukeym'in sahabe oluşu Taberani'nin rivayetindeki "Semi'tu" ibaresi ile sabit olmuştur. Lakin Muhammed bin Ebi Leyla'nın hıfzı kötüdür. Bkz.; Mecmauz Zevaid (5/103) Busayri İthaf (4689)
[7] Sahihtir. Tirmizi (2055) Tirmizi; "Hasan, Sahih" dedi. Ahmed (4/249) İbni Mace (3489) - İbni Ebi Şeybe - İsmail bin Uleyye -Leys -Mücahid- Akkar bin el Mugira -babası – merfuan isnadıyle aynısını rivayet etti.
[8] Ahmed (4/154,156) Heysemi Buğyetül Bahis (538) Mecmauz Zevaid (5/103) Ahmed'in ricali güvenilirdir. Busayri İthaf (4690), Ebu Yala (3/1759). Ahmed bunu; Ebu Abdurrahman - Havye - Halid bin Ubeyd - Müşerrih bin Haan - Ukbe bin Amir el Cuheni - Merfuan isnadıyla rivayet etti. Maksadul Ali (1110), Tahavi Şerhu Maanil Asar (4/325), Hakim (4/384,219).
[9] Heysemi Buğyetül Bahis (540), Busayri İthaf (4707)
[10] www.misafir.net/showthread.php?t=24307
Kabirlerde Dua
İslâm'da dilek ve istekler sadece Allah'a arz edilir. Allah'tan başkasına sığınmak ve O'ndan gayrisinden mağfiret dilemek doğru değildir. Gerçek böyle olmasına rağmen, halkımızdan bazıları dua şeklini ve adabını adeta değiştirmişlerdir. Duaya bir sürü bâtıl hareketleri sokmuşlardır.
Bazıları dua ederken sanki kavga ediyor gibi bağırıp çağırıyor. Kimisi dua yapmak için türbelere, yatırlara koşuşturuyor. Kimisi de mezarlara elini yüzünü sürmekte, türbelerin eşik ve pencerelerini öpmektedir. Bir çeşit tapınma hareketleri yapmaktadırlar.
Bu hareketlerin cümlesi yanlıştır ve batıldır.
Şu bir gerçektir ki, dua etmek için kabir başına, yatır taşına gitmeye gerek yoktur. Zira kabirde yatan mevtalar insanların dileklerini yerine getiremezler. Dua eden kişi ile Allah arasında vasıta olamazlar. Çünkü İslâm'da Allah'a sığınmak, O'na dua etmek için bir aracıya ihtiyaç yoktur. Kul, vasıtasız Allah'a iltica eder. Bu itibarla bir kimse, "Falan yatıra gittim ona dua ettim o mübarek zatın himmetiyle duam kabul oldu" derse bu caiz değildir.
Kabirler; ölümü düşünmek, ahireti hatırlamak ve insan hangi mevkide olursa olsun bir gün gelip mezarda yatan gibi toprak olacağını görmek ve ibret almak için ziyaret edilir. Nitekim Allah Elçisi sevgili Peygamberimiz Hz. Muhammed (S.A.S) bir hadislerinde:
"Kabirleri ziyaret edin çünkü ziyaret sizi dünyada zahidâne yaşatır, size ahireti hatırlatır, sizi gafletten uyandırır " buyurmuşlardır.
Kabir başına varınca, ölenlerin ruhuna Kurân okumak, okunan Kurân'ın sevabını mevtaların ruhuna "Allah rızası için" armağan etmek caizdir ve sevaptır. Ancak, "Duam oraya gitmekle kabul olacak" inancı yanlıştır.
Gezliğimiz ve gördüğümüz bazı yerlerde tespit ettik ki türbelere, kabirlere gidenler, orayı adeta bir piknik yerine çeviriyorlar. Yeme ve içmeler yapılıyor, adaklar dağıtılıyor. Kurân ve mevlitler de okunuyor. Fakat dua bittikten sonra, bazı türbelerin bahçelerinde salıncaklar kurulup şarkılar söyleniyor. Zevk ü sefa yapılıyor. Bu yanlıştır ve İslâm adabına uygun değildir. Türbe ve kabristanlıklarda bu adetlere son vermek gerekir.
Bu tespitten sonra İslâm'a göre dua nedir? Nerede ve nasıl yapılmalıdır? Kısaca bunu açıklamaya çalışalım:
a) Dua ve Adabı:
İnsanın yüce yaratıcıya karşı yapmak zorunda olduğu kulluk görevlerinden biri de DUA'dır. Sevgili Peygamberimizin bildirdiğine göre "Dua bir ibadettir."
Gerçekten de dinler tarihinin bize ulaştırdığı bilgilerden öğreniyoruz ki insanoğlu yeryüzünde hangi tür inancı taşırsa taşısın, hiçbir zaman dua etmek lüzumunu hissetmekten uzak kalmamıştır. Çünkü insanoğlu yaratılışı gereği daima üstün bir kudrete bağlanmış, ona inanmış ve ondan yardım dilemiştir. İşte dua, bu inanışın dile getiriliş biçimidir.
Aslında dua, kelime anlamı bakımından; Allah'tan yardım dileme anlamına "çağrıda bulunmak, davet etmek", "yardım ve esenlik istemek" anlamlarına gelmektedir. Muhammed Hamdi YAZIR dua'yı şöyle tarif etmektedir.
"Dua; küçüğün büyükten, acizin kâdirden hacet ve arzusunu talep ve ricası demektir.
Çağımızın ünlü biyoloji bilgini Alexis Carrel, "dua; kâinatın gayrimaddi olan heyulasına uzanmak" demektedir. Genellikle ya bir şikayet, ya bir bunalma veya bir yardım istemedir. Bazen de eşyada gizli yüce ve edebî prensibi, iç refahı ile nazar ve temaşadır. Dua insanın en yüce hikmet, en yüce kuvvet, en yüce güzellik ile birleşme ve kaynaşma yolunda insanın sarf ettiği cehittir. Dua öyle bir takım formüllerle, hafif tertip dinlenmek değildir. Gerçek dua şuurun Allah ile birleşip kaynaştığı giz dolu bir halettir.
Dua, en güzel anlam ve ifadesini, sevgili Peygamberimizin buyurduğu hadislerde kazanmıştır. Bunlardan bir kaç tanesini örnek olarak arz edelim.
Sevgili Peygamberimiz buyuruyorlar:
"Dua, mü'minin silahıdır, dinin direğidir, göklerin ve yerin nurudur. Dua, ibadettir. Darlık zamanında Allah'ın kendisine yetişmesini isteyen kimse, genişlik zamanında çok dua etsin. Genişlik zamanında dua etmek kadar Allah 'a hoş gelen bir şey yoktur. Allah fazl-u kerem sahibidir. Bir adam ellerini O'na kaldırırsa, onları boş olarak geri çevirmekten utanır."
Dua etmek için kutsal kitabımız Kurân-ı Kerim'de emir ve işaretler vardır. Yüce Allah Mü'min Sûresinde şöyle buyuruyor: "Bana dua edin ki size karşılığını vereyim..". Bir başka sûrede de "Ey Muhammed kullarım beni sana sorarlarsa, bilsinler ki, ben şüphesiz onlara yakınım, Benden isteyenin dua ettiğinde duasını kabul ederim. Artık onlar da davetimi kabul edip bana inansınlar, doğru yolda yürüyenlerden olsunlar"
Anlamlarını sunduğumuz bu ve bunlara benzer diğer âyeti kerimelerden de anlaşılıyor ki Allah'a dua etmek bir buyruktur ve kulun kulluk vazifesidir. Allah'a dua kişiyi hiçbir zaman küçültmez. Bilakis, insanın Allah'a teslimiyetini ifade eder. İnsanın, Allah'ın azameti ve kudreti karşısında ne kadar aciz olduğunu, ancak O'na inandığını, O'na güvendiğini, kulluğunu O'na arz ettiğini ifade eder. Çünkü dua eden, ancak Allah'a inandığı için dua etmektedir. Dua eden kimse Allah'ın emrini yerine getirmiş olduğundan sevap kazanır. Zira dua bir ibadettir. Allah Elçisi: "Dua ibadetin özüdür" buyurur. Dua eden kul Allah'ına yaklaşmıştır. Ruhu Allah ile çok yakın ilgi kurmuştur. Zaten ibadetin aslı da O yüce kudrete yaklaşmak değil midir? Kurân-ı Kerim'in pek çok yerinde geçen dua lafzı, çok kere ibadet anlamında kullanılmıştır.
Peygamberimizin ve İslâm bilginlerinin bildirdiklerine göre dua insanın manevi dünyasını zenginleştirmesi, insanı ruh olgunluğuna yüceltmesi bakımından pek çok yararlıdır. Ta ki kişi duayı içtenlikle inanarak, ısrarla ve sürekli olarak yapsın. Zaten Kurân-ı Kerim'de: "Ey insanlar! Allah'ı çok anın, O'nu sabah akşam teşbih edin." "Allah'ı çok anın ki saadete erişesiniz" anlamlarındaki ayetler, duayı dilimizden eksik etmememizi hatırlatmaktadır. Dua, yüce Allah'a karşı, dilek ve arzumuzu, af ve mağfiret niyazımızı arz etmek olduğu için, kendine özgü bir usûl ve adap içerisinde yapılmalıdır,
b) Duada Dikkat Edilecek Hususlar:
İslâmî usûle göre dua yapmak için şu hususlara dikkat etmekte yarar vardır.
Dua, her zaman yapılabilir. Ancak Ramazan, Arefe, Bayram, Cuma günleri özellikle seher vakitleri ile, namaz sonlarında, secde aralarında ve savaş içinde saflar teşkil edildiği sıralarda yapılan dualar daha makbuldür.
Dua yapılırken genellikle kıbleye dönmek, fakat gözleri göğe dikmemek gerekir.
Dua; bağırıp çağırmadan, sesi fazla yükseltmeden huzur ve huşu ile yapılmalıdır. Dua'da kızgınlıkla kötü sözler söylememek, dua ederken Allah'tan başka her şeyi kalpten çıkarıp, yalnız O'nu düşünmek ve O'na güvenmek şarttır.
Dua'nın Allah tarafından kabul edileceğine inanmak, duaya hemen dileğini söyleyerek değil, önce Allah'a hamdederek, Peygamberimize salat ve selam getirerek başlamak lazımdır.
Duanın kabul olması için; hak yememek, kime kötülük yapmışsak ondan helallik almak, herkese iyilik düşünmek, ibadet ve taate yönelmek icap eder.
Yine duanın kabul olması için, ana-babayı kırmamak, onları razı etmek, mazlumun ahından kaçınmak gerekir.
Şunu da hatırlatmak isteriz ki, İslâm'daki dua adabında "Dua ettim, ettim de kabul edilmedi" demek doğru değildir.
Yapılan duanın kabul olup olmaması Allah'ın takdirindedir. Kendimizi ıslah etmemiz, imanımızı yüceltmemiz gerekirken, "Duam kabul olmadı" demek İslâm inanç ve ahlâkına aykırıdır. Unutulmamalıdır ki her dua, Allah katında muhafaza edilir. Karşılığı ya dünyada ya da ahirette verilir. Ne zaman ve nerede verileceğini biz bilemediğimiz için duam kabul olmadı demek hatadır. İnanç zaafından ileri gelir. Allah'a dua etmenin, O'na yakarışta bulunmanın, O'na güvenmenin insan ruhu üzerinde çok olumlu etkisi vardır. Çünkü dua, psikolojik anlamda bir boşalmadır. Kişi, ruhunu sıkan birtakım duygu ve düşüncelerinden arınmak istediği zaman yaratanına sığınmakla, O'na yakarışta bulunmakla hafiflediğini hisseder. Af ve mağfiret dilemekle günahlarından temizlendiğine inanır. Bu inanç dua edene huzur ve sükun verir.
Nitekim konuya ilişkin olarak Dr. Alexis Carrel de şöyle demektedir.
"Dua, zihni ve uzvî bir değişiklik meydana getirir. Bu değişiklik tedrici olur. İnsan ne ise kendisini öylece olduğu gibi görür. Bencilliğini, ihtirasını, hatalarını, kibrini görür. Ahlâkî görevini yapmaya doğru yön alır. Fikri tevazu kazanmaya çalışır. Onda iç sükûnet, ahlakî faaliyetler ahengi, yoksulluğa, iftiraya, gam ve kedere, ızdıraplara karşı daha çetin sabır ve tahammül başlar. Bununla beraber dua, uyuşturucu bir morfin tesiri yapıyor değildir."
Dua ile ilgili olarak Peygamber Efendimiz'in buyurduğu birkaç hadis mealini sunarak konuyu tamamlayalım.
"Dua ibadetin iliği ve özüdür."
"Şüphesiz ki Allah,ısrar ile dua eden kulunu sever."
"Kim yüce Allah 'a dua etmezse, Allah ona gazap eder."
Ünlü devlet adamı Mahatma Gandhi de şöyle söylemektedir:
"Dua ve ibadet olmasaydı, ben çoktan çıldıracaktım."
Kabirlere Kurban Adamak
Halkımızdan bazıları belki de bilmeyerek bazı kabir ve türbelere kurban adıyorlar. Bu yanlış bir uygulamadır. Öyleyse doğrusu nedir? Adak ne demektir? Şartları nelerdir? Önce ana hatlarıyla bunu açıklayıp daha sonra da yanlışlığın ne şekilde yapıldığını belirtmeye çalışalım.
İslâm dinine göre adak=nezir: "Allah Teâlâ'ya ta'zim için mubah bir fiilin yapılmasını deruhte etmek, öyle bir işin yapılmasını kendi nefsine vacip kılmaktır". Bir başka ifade ile, "Bir kimsenin Allah tarafından, yapılması kendisine emrolunmamış bir işi, kendi nefsine vacip kılmasıdır". Tecrid-i Salih'te ise, "Adak mübah olan bir şeyi Allah rızası için kendi nefsine vacip kılmaktır" diye tanımlanmaktadır. Ahkam-ı Kur'aniye'de de: "Allah tarafından vacip kılınmayan birşey ile kendi kendine borçlanmak, kendini yük altına almaktır" şeklinde ifade edilmiştir.
Ancak adakta en çok dikkat edilecek husus, adak olarak yapılacak işin cinsinden FARZ veya VACİP bir ibadetin bulunması şartına riayet edilmesidir.
Şöyle ki bir kimse, "Allah için bir gün oruç tutayım veya Allah rızası için bir kurban keseyim" derse bu, nezir (adak) geçerlidir. Çünkü oruç nevinden farz, kurban cinsinden vacip bir ibadet vardır. Fakat bir kimse, "Falan hastayı ziyarete gitmeyi nezrediyorum (adıyorum)" dese, bu adağı geçerli değildir. Zira ziyaret farz ve vacip cinsinden bir ibadet değildir.
İslâm dinine göre adak, yerine getirilmesi gereken vacip bir hükümdür. Çünkü Kurân-ı Kerim'de: ..Adaklarını ifa etsinler" (Hac, 29) buyrulmaktadır.
Peygamberim Efendimiz de: "Kim Allah'a itaat etmeyi nezretmişse ona itaat etsin, kim de Allah 'a isyan etmeyi nezretmişse ona isyan etmesin" buyururlar
Adak yapılacak kurbanın kesilmesinin borç olması için aşağıdaki şartların bilinmesi gerekir:
1. Adak kurbanının cinsi dinimizin kabul ettiği hayvan türlerinden olmalıdır. Bunlar; keçi, koyun, sığır, manda ve deve cinsi hayvanlardır. Tavuk, horoz, hindi, ördek, kaz gibi kümes hayvanlarından kurban adağı olmaz. Ama halkımızdan pek çok Müslüman, adak olsun diye tavuk ve horoz kesiyorlar. Belirttiğimiz gibi bu hayvanlardan adak kurbanı olmaz.
2. Adanan kurban, kişinin zaten kesmesi gereken kurban olmamalıdır. Mesela: Zengin bir kimse, "Şu işim olursa Kurban Bayramı'nda bir kurban keseyim" diye adakta bulunursa, o kimse işi olunca iki kurban birden kesmesi gerekir. Birisi adağı için, diğeri de zaten kesmesi vacip olan kurbanı için.
3. Adanan kurban Allah'a masiyet (itaatsizlik, günah) olan bir adak olmamalıdır. Mesela: "Şu işim olursa nefsimi hak yolunda kurban edeyim" diye yapılan bir adak gibi. Bu adak değil, intihar olur, cinayet olur.
4. Adanan kurbanın kesilmesi imkânsız olmamalıdır.
5. Adanan kurban, adayanın kendi malından fazla ya da başkasına ait olmamalıdır. Meselâ: Bir kimse başkasının koyununu kesmeyi adasa bu adak geçerli değildir.
6. Bir şarta bağlı olarak kurban kesmeyi adayan kimse o şart gerçekleşmeden kurbanı kesemez. Sınıfı geçersem bir kurban keseceğim diyen bir şahıs, ancak sınıfını geçince kurbanını keser.
7. Şarta bağlı olarak kurban kesmeyi adayan bir kişi, şartın yerine gelmesinden sonra istediği zamanda kurbanını keser.
8. Bir kimse adayacağı kurbanını yalnız Allah için adamalıdır. Allah'tan gayrisi adına kurban kesilmez.
İşte en çok yanlışlık bu hususta yapılmaktadır. Zira İslâm'da bir yatıra, bir kabre, tekkeye veya falan devlet adamına kurban adamak caiz değildir. Çünkü kurban, vacip olan bir ibadet olması hasebiyle yalnız Allah rızası için, Allah adıyla kesilir.
Kabirlere gidip kurban kesme adeti İslâm'dan önceki kavimlerin müşrik adetlerindendir. İslâm dini kabirler üzerine kurban kesmeyi yasaklamıştır.
Hz. Muhammed Efendimiz (S.A.S.), bir hadislerinde: "Kabirler üzerine kurban kesmek İslamiyet'te yoktur" buyurmuşlardır. Buna göre İslâm dininde olmayan bir adeti varmış gibi kabul etmek, kötü bir bid'ât olup, büyük bir manevi sorumluluğu vardır.
Bir Müslüman kurban adarken dileğinin olmasını Allah'tan değil de bir kabirden veya türbeden beklerse küfre gider. Bu nedenle adak yapmak isteyen bir kişi, adakla ilgili arz ettiğimiz şartları dikkate almalı veya bir bilen yetkiliye sormalıdır.
Adak, kabir veya bir yatır başına gitmeden de kesilir. Allah rızası için kesilen kurbanın sevabı, orada yatan zatın ruhuna ithaf olunabilir. Allah'a mağfiret etmesi için dua edilir. Bu caizdir. Ancak, "Kurbanımı şu zatın yüzü suyu hürmetine dileğimin yerine gelmesi için kestim" diyemez.
Şu bilinmelidir ki, İslâm'da Allah'a tazim ve taat için hiçbir aracıya lüzum yoktur. Mü'min, Rabbine karşı şükranını, kulluğunu vasıtasız arz eder. Nitekim beş vakit namazın her rekatında FATİHA sûresini okurken 5. ayette: "Ancak sana kulluk ederiz ve yalnız senden yardım dileriz" deriz. Çünkü İslâm esaslarına göre Allah'tan başkasına kulluk etmek, ilâhi takdiri başkasından beklemek caiz değildir.
Allah'ın takdir ettiği şeyin hiçbir şekilde değişmesine imkan yoktur. Nezir; ilahi iradeyi değiştirmez. Ancak nezredeni cimrilikten kurtarır.
Kabirler ölümü tefekkür, ahireti hatırlatma ve ibret almak için ziyaret edilir. Orada yatanlar için Kurân okunur, ruhlarına Allah rızası için bağışlanır. Ancak onların şefaatçi olması ümidiyle mezar başlarında kurban kesilmez.
Çünkü İslâm inancına göre kudsiyet yalnız bir varlık üzerinde toplanmıştır. O da Cenab-ı Hak'tır. Başka hiçbir varlığa kudsiyet vermek caiz değildir. Onun için İslâm anlayışında "Mukaddes hatıra" yoktur. Bir güne, bir adama, bir hatıraya veya başka bir şeye kudsiyet atfetmek puta tapıcılığın şekillerinden birisidir. Müslümanlık ise putperestliğin amansız düşmanıdır. Binaenaleyh Müslümanlık Allah'ın emrettiği, Peygamberimizin öğrettiği, İslâm bilginlerinin açıkladığı esaslara uygun olarak yapılır.
Kendi istek ve arzumuza veya falan şahsın keyfine göre hükümler değiştirilemez
Kadın ve Hurafe
Tarih incelendiğinde görülüyor ki kadın, haklar bakımından asırlar boyu ihmal edilmiş, horlanmış, en ağır zulüm, baskı ve işkencelere maruz tutulmuştur. 19. yüzyılın ortalarına kadar, gerek Avrupa, gerekse Asya'da kadın, hukukundan yoksun bırakılmıştır.
Mesela: Yahudi kızları babalarının evlerinde hizmetçi kabul edilmiş, ÎRAN'da MEZDEK, ana ve kız kardeşle evlenmeyi meşru gören yeni bir din kurmuştu!.. Çin ve Hind gibi çok eski milletlerde de kadının sosyal mevkisi çok düşüktü. Hind'de kadın, zavallı bir yaratık olarak kabul ediliyor, her türlü aşağılık arzulara alet ediliyordu. Vedaları okumaktan uzak tutuluyor, ayin ve merasimlere kabul edilmiyordu. Kadının dini efendisine hizmet etmekti. Görevi ve değeri, eğer kocası ölmüş ise onun cesedi üzerinde kendisini yakmasıydı.
Eski Yunanlılarda da kadın, medeni haklar adına hiçbir şeye malik değildi. Kadın kocasının, kocası yoksa babasının, o da olmazsa akrabasından diğer erkeklerin vasiliği altında yaşardı. Kocası onu istediği zaman boşar ya da başkasına devredebilirdi.
Eski Roma'da da kadının durumu çok feciydi. Hatta Roma'da bazı toplantılarda, kadının ruhsuz ve edebi hayattan nasibi olmayan bir hayvandan ve şeytanın iğrenç işinden ibaret bulunduğuna dair kararlar alındığı bile vakidir.
Ortaçağda Bizans'ın en şaşaalı zamanlarında bile kadının sosyal mevkisi çok düşüktü. Bizans'ta kadının durumu kısaca şöyleydi:
Kadın erkeğin malı idi. Onda istediği gibi tasarruf hakkı vardı. Hayat ve ölümü eşinin elindeydi. Köle olarak kabul edilirdi. Kadının önce babasının, evlendikten sonra kocasının, kocası ölünce de oğlunun esiri idi. Kadın bir şehvet metaı addolunurdu. En medeni olan Atinalılar arasında bile kadın çarşılarda satılır, .başkalarına ihale olunurdu. O sadece evin düzeni, çocuklara bakmak için lâzımdı.
1788 yıllarına kadar kadın İngiltere'de de kocasına mutlak itaate mecbur olup hemen hemen hiçbir hakka sahip değildi.
1888 yılında İngiliz piskoposlarından "Dour", Vestminister kilisesinde yaptığı bir konuşmasında şöyle diyordu. "Bundan 100 sene evveline gelinceye kadar kadın, erkeğin sofrasına oturmak hakkına sahip olmadığı gibi sorulmadan söze başlaması da caiz değildi.
Kocası da başının ucuna kocaman bir sopa asardı ki karısı ne zaman bir emrini tutmazsa, onu kullanırdı. Kadının sözü kızlarına geçmezdi. Erkek çocukları ise analarına ev içinde bir hizmetçi kadından fazla paye vermezlerdi.
İslâmiyet'ten önce Arap Yarımadası'nda da kadının durumu yürekler acısı idi. Araplar kızlara karşı olan nefrette o kadar ileri gidiyorlardı ki, yaşama hakkını dahi onlara çok görüyorlardı. Kız çocuklarını diri diri toprağa gömmeyi kendilerine göre fazilet kabul ediyorlardı. Herhangi birisinin bir kız çocuğu dünyaya geldiği zaman öfkesinden ne yapacağını bilemezdi.
Kutsal kitabımız Kuran-ı Kerim onların bu insanlık dışı davranışlarını şöyle anlatır:
"Onlardan birine kız doğumu müjdesi verilince öfkeli olarak yüzü simsiyah kesilir. Kendisine verilen kötü müjde yüzünden halktan gizlenmeye çalışır. Onu utana utana tutsun mu? Toprağa mı gömsün?.." (Nahl Suresi, Âyet, 58,59).
İslam'a kadar bütün dünyada kadın değersiz bir yaratık olarak kabul edilmiş, yüzyıllar boyu ona hiçbir sosyal hak tanınmamıştır.
İslâm'dan önce Hz. İsa kadınlar hakkında iyi düşünceliydi, onların hukukunu korumak istedi. Ama kilise Hıristiyanlığın kadınlar hakkında şefkat ve merhamete dayanan ilkelerini istediği biçimde değiştirdi. Hatta Hıristiyan azizlerinin katlettirdiği binlerce kadının acıklı öyküleri tarihte yazılıdır.
İlk âyetinden itibaren dünyada yeni bir çığır açan, dünyaya kurtuluş yollarını gösteren İslâm, o zamana kadar kadınlara verilmeyen haklar getirmiş, kadını özgürlüğüne kavuşturmuştur. İslâm'a göre kadın erkeğinin eşi, yardımcısı ve danışmanı olarak kabul edilmiştir. Ona, aile içerisinde söz hakkı tanınmış ve birtakım görevlerle yükümlü kılınmıştır. Hz. Muhammed (S.A.S.): "Kadın da kocasının evinde bir çobandır ve yönetimi altında olanlardan sorumludur" buyurmuş, onun aile içinde söz sahibi olduğunu cihana ilan etmiştir.
İslâm'da kadına işkence etmek, onu horlamak, küçük görmek, mal varlığına tecavüz etmek yoktur. Kadına aile içinde ve toplumda saygı esastır. Peygamberimiz: "En hayırlınız kadınlarına karşı en iyi davrananınızdır" buyuruyorlar.
İslâm esaslarına göre kadın da erkek gibi inanç, amel ve ahlâk hükümleriyle yükümlüdür. İyilik ve doğruluk üzere davranmada, kötülüklerden sakınmada aynen erkek gibidir.
Kadın hukuk açısından ve haklarını kullanması bakımından o zamana kadar dünyanın hiçbir yerinde rastlanmayan ve hiçbir dinde görülmeyen geniş yetkilere kavuşmuştur. Şöyle ki:
"İslâmda kadın malı, nefsi ve zimmeti üzerine istediği gibi tasarruf hakkına maliktir. Kimsenin iznine ve hakimin müdahalesine ihtiyacı yoktur. Evlenme, alım-satım, kiraya verip alma, bağış yapma, kefil alma, ödünç para verme, şirket kurma, vekalet, sulh ve ibra, dava ve ikrar gibi bilcümle hususlarda erkek gibidir. Erkek gibi gayrimeşru fiil ve hareketlerinden mal ve vicdan bakımından sorumludur".
Tanıklık ve diyet gibi bir kaç mesele de erkekle eşit tutulmamıştır. Ancak bu insan hakları bakımından değil, kadınların özelliklerinden ötürüdür.
İslâm kadınlara siyasal tercihlerini kullanma hakkını da tanımıştır. Hz. Peygamber kadınların oylarını kabul etmiştir.
İslâm tarihinde hadis, fıkıh, tarih, siyaset ve tıp gibi bilim dallarında yetişmiş pek çok ünlü kadın vardır.
Mesela Hz. Peygamberimizin muhterem eşi Hz. Aişe Kuran, hadis, edebiyat ve tarih ilminde kaynak kabul edilen bir bilgin hanımdır. Ayrıca fetva veren meselelerin hukuki hükmünü bildiren 7 büyük sahabiden biri olarak kabul edilir.
Üçüncü Abbasi Halifesi Mehdi'nin kızı Hayzüran, siyasal bilimlerde ünlüdür. Yine Hicri 5. asrın bilgin hanımlarından ŞEHDE, Bağdat Camii'nde devrin en büyük edip ve bilginlerine tarih ve edebiyat konferansları vermiştir. İslâm tarihinde böyle daha pek çok bilgin hanımefendiler vardır.
Dünyanın her yerinde insan haklarının çiğnendiği, insan ve kadın ticaretinin yapıldığı, kadına hiçbir hakkın tanınmadığı, her türlü zulüm ve hareketin reva görüldüğü, bir meta gibi elden ele satıldığı, hatta uzun süre "Kadının ruhu var mıdır, yok mudur?" diye tartışmasının yapıldığı bir çağda, İslâm'ın ve sevgili Peygamberimizin kadın haklarına karşı gösterdiği titizlik, hiç şüphesiz yüce dinimiz İslâm'ın getirdiği yeniliklerdir. Tarih budur, gerçek budur.
1789 Fransız Büyük îhtilali'nin, kan akıtarak yazdığı "Hukuku Beşer Beyannamesi" ve ondan çok yıllar sonra, Birleşmiş Milletlerin "İnsan Hakları Beyannamesinden", insanlığın çok uzak olduğu bir dönemde ta 15 asır önce, İslâm'ın kadına tanıdığı haklar hiç de küçümsenecek ölçüde değildir.
İslâm'da kadına saygı bir anlamda Peygamberin buyruklarına saygıdır. Çünkü kadın varlığımızın devamlılığının kaynağıdır.
Sevgili Peygamberimiz Veda hutbesinde:
"Ey insanlar! Sizin kadınlarınız üzerinde birtakım haklarınız vardır. Onlar sizin haklarınıza riayet etmelidirler.Onların da sizin üzerinizde hakları vardır. Onlara karşı iyi davranınız. Eşlerinize şefkatle muamele edin. Siz onları Allah'ın ahdi ile aldınız. Onlar size Allah'ın ahdi ile helâl olmuştur" buyurmuşlardır.
İslâm kadını bu şekilde değerlendirmesine rağmen, maalesef bazı cahil kişilerin gözünde o, hâlâ "saçı uzun, aklı kısa" kabul edilerek ezilmeye, horlanmaya mahkûm bir varlık gibi muamele görmektedir.
Ancak kadın hakkında söylenen bir sürü hurafenin mevcudiyeti de bir gerçektir. İşte kız, kadın ve gelinler hakkında söylenen hurafelerden bazı örnekler.
—Evden çıkan erkek işine giderken önünü kadın keserse işi ters gider.
—Kısa boylu kadın uğursuzdur.
—Hayızlı (aybaşılı) kadın sebze bahçesinden geçerse sebzeleri kurutur.
—Hayızlı kadın akşam ezanından sonra küpten turşu çıkarırsa turşu bozulur.
—Gelin eve ilk geldiğinde kaynanasının iki bacağı arasından içeri girerse saygılı olur.
—Bir kız akşam ezanı okunurken merdiven altından geçerse kısır kalır.
—Cuma günü ezan okuyan müezzine kızın başörtüsü veya mendili sallattırılırsa nasibi çıkar.
—Çocuğu yaşamayan bir kadın bir yatıra "Bunu sana sattım" der ve kurban kestirir. Çocuk dünyaya gelince eğer kız ise adını satı, oğlan olursa Satılmış koyar. Aksi halde çocuğu yaşamaz.
—Çocuğu ölen kadın Cuma günü iş yapmaz.
—Gelin olanın duvağı evde kalmış kızın başında çözülürse bahtı açılır.
—Evde kilitlenen kilit, bayram sabahı veya Cuma günü, namazdan önce imam tarafından camide açılırsa kızın bahtı açılır.
—Çocuğu yaşamayan kadın yeniden doğum yaptığında 40 evden topladığı parçalarla gömlek dikip çocuğuna giydirirse çocuğu yaşar ve ömrü uzun olur.
—Aş yeren bir kadın çirkin bir yere bakarsa çocuğu çirkin olur.
—Doğum yapan kadın yedigün çocuğunun yanından dışarı çıkmaz. Çıkarsa cinniler gelir çocuğu götürür. Başka bir çocukla değiştirir.
—Doğuran kadının (lohusanın) bulunduğu yere süpürge, Kur'ân, soğan, sanmsak aşılırsa "alkansı" lohusa ve çocuğa zarar vermez.
—Lohusa kadının ve çocuğun yastığı altına iğne, çuvaldız, kama, bıçak konursa albasmaz.
—Bir hamile kadın ölü yıkanırken suyundan atlarsa çocuğu baygın doğar (Kıbrıs).
—Evli birinin yüzüğünü bekar kız takarsa kısmeti kesilir (Kıbrıs Halk İnanışları).
—Bekar kız, evli birinin gelinliğini giyerse kısmeti kesilir (Kıbrıs).
—Hamileyken yumurta yiyen kadının çocuğu haylaz olur (Kıbrıs).
—Hamileyken anında anahtar açanın doğumu kolay olur (Kıbrıs
Kurân'la Fal Bakmak
İnmemiştir hele Kur'an, bunu hakkıyla bilin;
Ne mezarlıkta okunmak, ne de fal bakmak için,"
Şair Mehmet Akif Ersoy'un beytinde dediği gibi, Kur'an-ı Kerim fal bakmak için de indirilmemiştir. Fal bakmak âdeti hakkında Kadı Ebubekir İbnül-Arabî Ahkâmı'nda der ki: "Mushafla fal bakmak, helâl değildir." ve işin doğrusu da budur. Bu hususta fazla nakil ve kavil göstermeye lüzum yoktur. Kur'an'la fal bakmak, tefe'ül etmek nasıl olmuş da âdet olmuş, insan buna hayret ediyor.
Kurşun Dökmek
Halkımız arasında "göz değmesi, göze gelme" diye adlandırılan bir "NAZAR" inancı vardır. Nazar isabet eden kimsenin kendisine, malına veya eşyasına bir zarar geleceğine inanılır. Bu nedenle nazarın isabetinden ve etkisinden korunmak üzere bazı tedbirlere başvurulmaktadır. Bunlar korunma ve kurtulma tedbirleri olmak üzere iki kısma ayrılır.
Korunma tedbirleri olarak çocuklara, at, dana, inek, vb. hayvanlara, ev, dükkan, otomobil gibi eşyaya nazar boncuğu, at nalı, üzerlik otundan yapılan kolyeler takılmakta bazı yörelerimizde de özellikle çocuklara kurt, ayı, kartal, leylek gibi hayvanların diş, tırnak ve kemiklerinden yapılan nazarlıklar takılmaktadır. Böylece nazarın isabetinden korunulacağına inanılmaktadır. Ayrıca nazar muskalarının da kullanıldığı görülmektedir. Nazar isabetinden kurtulmak için ise, kurşun veya mum döktürülmekte, nefesi keskin (izinli denilen) hocalara okutulmaktadır.Bazı yörelerimizde de "tuz çatılmakta", "un yakılmakta" , "üzerlik otu" yakılarak dumanı ile tütsülenilmektedir.
En yaygın olan uygulama kurşun veya mum dökme adetidir. Bu iş şöyle yapılmaktadır:
Nazar isabet eden hasta (genellikle çocuklar), kurşun dökücüsünün önüne oturtulur. Başı bir örtü ile kapanır. Çocuğun başı üzerinde tutulan ve içinde su bulunan kaba, ocakta eritilen kurşun dökülür. Kurşun döküldükten sonra oradakiler hep beraber;
"Kem göz çatlasın
Nazar eden patlasın"
diye beddua ederler. Bazı yerlerde de yaygın olarak nazarlıkotu yakılır. Dumanı ile hasta tütsülenir. Bu esnada çabuk çabuk,
"Üzerliksin havasın
Her dertlere devasın
Ak göz, kara göz,
Mavi göz, ela göz
Hangisi nazar etmişse
Onların nazarını boz"
denilmektedir. Şu tekerleme de söylenilmektedir:
"Elemtere fiş
Kem gözlere şiş
Üzerlik çatlasın
Nazar eden patlasın".
Bu konuda şunu ifade etmek isterim ki, nazardan korunmak veya kurtulmak için çeşitli nazar boncukları, diş, kemik, tırnak ve üzerlik otu gibi nesneleri takmak dinimiz açısından doğru değildir. Çünkü İslâmda fayda ve zarar Allah'ın takdiriyle tecelli eder. Bundan ayrılıp birtakım nesnelerden medet ummak yanlıştır, hurafedir. Zira Sevgili Peygamberimiz Hz. Muhammed (S.A.S), nazar boncuğu gibi birtakım nesneleri takarak, hastalıktan kurtulmaya irikad etmeyi men etmişlerdir.
Allah Elçisi şöyle buyuruyor:
"Efsun yapmak, nazar boncuğu takmak, kadınların kocalarına kendilerini sevdirmek için sihir yapmak, ŞİRK (Allah'a ortak koşmak)tır".
Ancak bir hususa değinmekte yarar görüyorum. Çünkü halkımız "nazar var mıdır, varsa İslâm'ın Bakış açışı nedir?" diye çok soru sormaktadır.
Bu konuda Peygamberimiz şöyle buyuruyorlar: "Nazar haktır (gerçektir)."
"Nazar insanı mezara, deveyi kazana koyar" Öyleyse "İsabet-i ayn" denilen nazar vardır ve gerçektir. Peki mahiyeti ve İslâm'a göre korunma çaresi nedir? Bunu en yetkili merci olan Diyanet İşleri Başkanlığı Din İşleri Yüksek Kurulu'nun, konuya ilişkin sorulan bir soruya verdiği cevaptan öğrenelim.
"Mahiyeti ve nasıl olduğu kesin olarak bilinmemekle birlikte, nazar veya göz değmesi, yani bazı kimselerin bakışları ile bazı olumsuz etkilerin meydana gelmesi dinen de kabul edilmektedir. Nitekim Kuran-ı Kerim'de (Kalem Sûresi, Ayet: 51-52)
"... İnkar edenler Kurân'ı dinlediklerinde, neredeyse seni gözleriyle yıkıp devireceklerdi" buyrulmaktadır.
Hz. Aişe (R.A.)'nin naklettiği bir hadis-i şerifte de Hz. Peygamber (S.A.S) "Nazardan Allah'a sığının, çünkü nazar (göz değmesi) haktır." (İbn Mâce, 2/1159 Hadis No: 3508) buyurmuştur.
Resulullah (S.A.V)'ın nazar değmesine karşı, "Ayetü'l Kürsi" ile ihlâs ve Muavvizeteyn (yani Felak ve Nas) Sûrelerini okuduğu ashabına da bunları okumalarını tavsiye buyurduğu (Tecrid tercemesi, 12/90, Hadis No: 3508) buyurmuştur.
İslâm bilginleri, nazarın etkisinden korunmak veya nazar isabet etmiş ise kurtulmak için Kalem Sûresinin 51. ve 52. âyetlerinin okunmasını da tavsiye etmişlerdir.
"Büyük velilerden Hasan Basri Hazretleri, nazara karşı Kalem Sûresi'nin 51. ve 52. âyetlerini okur ve nazardan etkilenen kimselere de okunmasını tavsiye ederdi"
Bu âyetlerle ilgili olarak "Esrar-ı Muhammediye" adlı eserde şöyle denilmiştir:
"Bu âyet-i kerime (Kalem Sûresi 51. ve 52. âyetleri) de nazarın def'i içindir. İster yazmak suretiyle taşınsın, ister o âyetin okunduğu okunmuş suyla yıkanılsın veya o âyetin okunduğu sudan içilsin hep aynıdır. Nazarın etkisinden korunmak için tavsiye edilmiştir.
Kalem Sûresinde adı geçen âyetlerin okunuşu:
"Ve in yekâdülleziyne keferû leyüzlikûneke biebsâ-rihim lemmâ semiu'z-zikre veyekûlûne innehü le-mecnun. Ve mâ hüve illâ zikrun li'l âlemin."
Âyetlerin anlamı: "Hakikat, o küfredenler zikri (Kur'ân 'ı) işittikleri zaman az kalsın seni gözleriyle yıkacaklardı. Halbuki O (Kurân) âlemler için (ins-ü cin için)(mahzı) şereften (öğütten) başka bir şey değildir" (Kalem Sûresi, âyet: 51, 52).
İnsan hoşuna giden bir şeye bakarken nazarı değmemesi için "Maaşâallah, La kuvvete illâ billah" demelidir. Bu Peygamber Efendimiz'in okuduğu bir duadır.
"Nazar değmemesi için çocuklara nazarlık veya boncuk takılması ise cahiliyet devri âdetlerindendir. (Yani batıl âdettir). Bu itibarla hiçbir faydası olmadığı gibi, dinen de caiz değildir.
Hastalanan kimselere Cenâb-ı Hak'tan şifa umarak, Kurân-ı Kerim ve şifa ile ilgili dualar okumak caizdir. Halkı kandırmak, başkalarına zarar vermek, gaibten haber vermek, falcılık ve sihir yapmak... gibi işler ise dinen haramdır. Bu tür maksatlar için üfürükçülük yapmak dinen caiz olmadığı gibi, kanunen de suçtur. Bu itibarla, sihirbazlık ve sihirle ilgili üfürükçülüğü meslek ve sanat edinen ve böylece saf kimseleri kandırarak menfaat sağlayan kişilerin ilgili mercilere bildirilmesi gerekir"
Kuş Ötmesi, Hayvan Uluması
Halkımız arasında bazı kuşların ötmesi, bazı hayvanların uluması çeşitli şekillerde yorumlanmaktadır. Bunlardan kimisi uğur, kimisi uğursuzluk, kimisi de ölüm işareti olarak kabul edilmektedir. Oysa İslâm esaslarına göre bu tür inançların tümü batıldır. Hurafe inancıdır. Buna rağmen halkımızdan pek çok kişi bunlara inanır. Nitekim konuya ilişkin olarak bir araştırmacı şunları yazıyor.
"Halk inanmalarında ölümü önceden haber verdiği sanılan belirtiler arasında hayvanlarla ilgili olanlar büyük bir yer tutar. Hayvanların insanlarda bulunmayan kimi yetenekleri, sezişleri, biçimsel özellikleri, uğurlu ya da uğursuz sayılmaları bu türden inanmaların oluşmasında ve evrensel bir çizgiye erişmesinde büyük bir rol oynamaktadır. Evcil ve yabani hayvanların ötüşleri, ulumaları, kişnemeleri, böğürmeleri, belli hareketleri, uçuş yönleri, alışılmışın dışındaki davranışları, yaklaşan bir ölünün ön belirtileri ve işareti olarak yorumlanmaktadır.
Bu tür hayvanlar içerisindeki köpek, kedi, at, koyun, keçi, inek ve öküz gibi evcil olanları; tilki, kurt, çakal, yarasa, yılan gibi yabani olanları; horoz, tavuk kaz gibi kümes hayvanları; baykuş, karga ve leylek gibi yabani kuşları sayabiliriz. Bunların içerisinde özellikle KÖPEK ve BAYKUŞ'la ilgili inanmalar çok yaygındır. Evcil sadık ve sezi yeteneği çok gelişmiş olan köpeğin sadece uluması ile değil uluma biçimi, uluma zamanı ve uluduğu yere de yaklaşan bir ölümü haber verdiğine inanılmaktadır. Köpeğin bu türden ulumasını önlemek için de köpek kovalanır, taşlanır, önüne ekmek doğranır, "başını ye" denir. Baykuşun sesinin de sesinin ve yüzünün sevimsizliği, yıkıntılarda ve terkedilmiş yerlerde yuva yapması bir ölüm kuşu olarak bilinmesinin temelinde yatan nedenlerdendir. Baykuşun da tıpkı köpek gibi salt ötmesi ile değil, aynı zamanda ötüş biçimi, ötme zamanı, konduğu ve öttüğü yerle de ölüm habercisi olduğu görülmektedir.
Kuş ve hayvanlarla ilgili olarak söylenenlerden tespit ettiklerimizden bazıları şunlardır:
—Akşam ve yatsı ezanları okunurken köpek ulursa o civarda biri ölür.
—Gece vakitsiz horoz öterse savaş çıkar.
—Tavşan, tilki ve kara kedi yolu keserse, uğursuzluk gelir.
—Bir yere giderken yılan görülürse, uğura işarettir.
—Kara karga kimin evinde öterse, o haneden cenaze çıkar.
—Baykuş kimin evinde öterse o haneden cenaze çıkar.
—Baykuş kimin evinde öterse o haneye ya belâ gelir, ya da ölüm.
—Ala karga kimin evinde öterse o eve müjde gelir.
—Kurbağalar sesini yükseltirse yağmur yağar.
Burada şu küçük hatırlatmayı tekrarlayalım. İslâm inancında herhangi bir nesnede veya canlıda uğur ve uğursuzluk kabul etmek doğru değildir. Nitekim Ebu Hüreyre'den rivayet edilen bir hadiste Peygamberimiz (S.A.S.) şöyle buyurmuştur.
"Baykuş ötmesinde şer (kötülük) yoktur. Herhangi bir şeyde uğursuzluk da yoktur"
Peygamberimiz bir başka hadislerinde de, kuşun uçmasında, ötmesinde uğur ve uğursuzluk aramayı, bunlara dayanarak geleceğe dair hükümler çıkarmayı, «sihir ve kehanet nev'inden» görerek yasaklamıştır.
Hayvanlar herhangi bir zamanda herhangi bir sebeple öter veya ulur. Bunu kötüye yorumlamak inancı zaafa uğratır.
İnsanın ölmesi hayvanın ulumasına değil, Allah'ın takdirine bağlıdır. Biz, her canlının vâdesi gelince öleceğine inanınız. Ama insan nerede, nasıl, kaç yaşında ve hangi şekilde ölecek onu bilemeyiz. Çünkü Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:
"Aranızda ölümü takdir eden (keyfiyetini, zamanını, mekanını ve ömrün müddetini tayin eden) biziz. Ve biz önüne geçilebileceklerden değiliz".
Allah'ın emri ve takdiri değişmez bir yasa olduğuna göre kimse kuş ötmesinden, köpek ulumasından korkmasın
Mum Yakmak
Türbe, mezar, tekke vb. yerlere mum yakma adeti, eski cahiliyet çağından kalma adetlerden biridir. Arkeologların çoğu bu adetin en ilkel ateş kültü ile ilgili olduğuna kanidirler. Yani "Ateşe tapınmaktan" kalma bir adet olduğu söylenilmektedir.
Eski çağlarda yalnız "aziz" sayılanların değil, başka ölülerin de mezarlarında yahut öldükleri yerde mum veya ateş yakmak bir nevi kurban sayılırdı.
"Türbelerde kandil (mum) yakmak adeti Fenikelilerden intikal etmiş bir ananedir. Fenikeliler SUR şehrinin hamisi ve ilahı olan MELKÂRES'in heykeli önünde devamlı kandil yakarlardı"
Hıristiyanlıktan önceki Helenler ve Romalılar'ın da mezarlarında ve mezar taşları üzerinde meşaleler yaktıkları bilinmektedir. Bunlar Hıristiyan olduktan sonra da bu adetlerini bırakmamışlardır. Bu Paganizm kalıntısı adet, daha sonraları Hıristiyan din adamları tarafından kitaba uydurulup, mum yakma şeklinde dini âyinlere sokulmuştur. Hıristiyan din adamlarının izahlarına göre güya bu âdet, ilk Hıristiyanların karanlık mağara ve Katakomplarda gizlice ibadet ettikleri zaman yaktıkları mum ve meşalelerin hatırası imiş...
İslâm'da cami duvarına, kabir taşına, mezar taşına, mum yakılır diye bir kural yoktur. Bu adet, Müslüman-Türklere Mecusilerden ve Hıristiyanlardan geçmiştir.
Kabir başına, mezar taşına mum yakan kişi, oradaki yatırla kendini bütünleşmiş, ondan bir parça olmuş gibi kabul ediyor ki, bu büyük bir hatadır ve şirktir. İslâm'a göre insan, ancak Allah'a iltica eder ve O'na sığınır; O'nun dışındaki varlıklardan medet ummak yanlıştır. Bu itibarla kabirlerde mum yakma adeti yanlış bir inançtır, hurafedir. Ayrıca halkımız arasında yaygın olan bir yanlış inanç da cenaze çıkan odada 40 gün ışık yakılmasıdır. Güya ölü çıkan odada 40 gün ışık yakılırsa, ölünün ruhu geldiği zaman karanlıkta kalmaz evini ve odasını daha çabuk bulurmuş...
Böyle inançlar batıl itikatlardandır. İslâm esasları ile alakası yoktur. Ama maalesef bazı kimseler bunlara inandırılmıştır.
İslâm'da türbe bahçesine, kabristana ağaç ve çiçek dikilir, fakat mum yakılmaz
Muska Nedir?

Muska Nedir?
Muska; bazı hastalıkları, kötülükleri ve nazarı uzaklaştırmak için boyna asılan veya üstte taşınan yazılı kağıt; üç köşeli şekilde katlanmış şey; üç köşeli bir nüsha manalarında kullanılır.
Muska kelimesinin aslı "nüsha"dır. Arapça nüsha'dan Türkçeye bu şekilde değişerek geçmiştir. Buna Kuzey Afrika'da "hurz" Doğu Arabistan'da "hamaya", "hafiz" yahut da "maâza" Türkiye'de "muska", "nusha" veya "hamail" denir. Hadis ve fıkıh kitaplarında "rukye" olarak geçmektedir.
Muska, genellikle olası bir hastalıktan korunmak veya tedavî amacıyla yazılarak taşınır. Çoğunlukla üçgen biçiminde meşin teneke gümüş ve altın kalplar içine konarak boyna asılır ya da kola takılır. Dört köşeli veya kalp biçiminde kaplara da konan hamail bütün İslâm dünyasında yaygın biçimde kullanılmaktadır.
Muskalara yalnızca sûre ayet hadis veya bir dua yazıldığı gibi Allah'ın meleklerin efsanevî kişilerin adları anlaşılmaz tılsımlı sözler simgeler yıldız işaretleri rakamlar rumuz ve işaretler insan ve hayvan resimleri ile garip harf şekilleri de yazılıp çizilmiştir. Sûre ayet hadis ve duanın yazıldığı muskalar, İslâm dönemine; diğerleri ise İslâm'dan önceki batıl inanç ve hurâfelere aittir.
Müslümanlar arasında muskalara 113. sûre olan Felak 114. sûre olan Nâs Yasin Fâtiha süreleri Âyetü'l-Kürsi (2/256) Âyetü'l-Arş (9/130) diğer çeşitli ayet hadis ve dualar yazılır.
İslâm fıkhı âlimleri zararı gideren şeyleri üçe ayırmışlardır: Birincisi açlık için ekmek yemek ve susuzluk için su içmek gibi kesin olanlarıdır. İkincisi tıbbî tedâvilerin bir kısmı gibi muhtemel (maznûn) olanlardır ve üçüncüsü de okuyarak tedâvi gibi etkisi ihtimalli olanlardır. Zararı gidereceği kesin olan şeyi kullanmak farz ve onu terk etmek haramdır. Muhtemel olanı yapmak iyidir. Ancak onu terk etmek haram değildir. Üçüncü türünü yapmak da caizdir.[1]
Dolayısıyla İslâm'a göre nazar korku ve benzeri bazı psikolojik hastalıklar için sûre ayet hadis ve duaları okumak ve yazıp bir yere asmak caiz kabul edilmiştir.
Her şeyden önce İslâm dini insan sıhhâtinin korunmasına ve hastalandığı zaman tedâvî görmesine son derece önem vermiştir. Ebu Hureyre İbn Abbâs ve İbn Mes'ûd'dan rivâyet edildiğine göre birisi Hz. Peygamber (s.a.s)'in huzuruna gelerek "Ya Resûlullah gerektiğinde tedâvi olalım mı?" diye sormuş. Hz. Peygamber (s.a.s) bu soru üzerine: "Ey Allah'ın kulları tedâvi olunuz. Yüce Allah ihtiyarlığın dışındaki her hastalığın şifâsını da yaratmış" diye buyurmuştur.[2]
Ebu Sâîd kanalıyla rivâyet edilen bir hadiste Hz. Peygamber (s.a.s)'in muavvizeteyn (Felak ve Nas) sûreleri nazil oluncaya kadar insan ve cinlerin nazarlarından Allah'a sığındığı açıklanmaktadır.[3]
Hasta olan bir insanın dua etmesi ve okuması câiz olduğu gibi salih kimselere bunu yaptırmak da câizdir. Hz. Aişe (r.a)'dan şöyle rivâyet edilmiştir: Hz. Peygamber (s.a.s) hasta olan akrabalarının üzerine okuyarak sağ eliyle onları sıvazlar ve şöyle derdi: "Ey Allah'ım ey insanların Rabb'ı şu hastalığı götür şifâ ver şifâ veren Sensin. Senin vereceğin şifâdan başka şifâ yoktur. Hastalığı ortadan kaldıracak bir şifâ ver." [4]
Bu ve benzeri rivâyetlere göre okuma ve yazma sûreti ile tedâvî caizdir. Ancak bunun için bazı şartlar vardır. Bu şartları şöyle sıralamamız mümkündür:
1. Okunan ve yazılan şey sûre ayet hadis veya manası anlaşılan dua olacak.
2. Manası bilinmeyen bir takım isim harf resim ve işâretler kullanılmayacak. Buna göre yukarıda anlatılan ikinci çeşit muskalar İslâm'a göre haram ve yasaktır.
3. Tıbbi tedâvide olduğu gibi burada da şifâ verenin yalnız Allah olduğuna inanılacak; O'ndan başkasından hiç bir şey umulmayacaktır.
4. Sevdirmek veya nefret ettirmek gibi tedâvi ile alakası olmayan şeyler için yapılmayacaktır.[5]
Âyet-i kerîme ile ve Resûlullah efendimizden gelen duâlarla muska yazmaya ve taşımaya "Ta'viz" denir. İslâm dîninde buna izin verilmiştir. İnanan, güvenen kimseye fayda verdiği tecrübe ile sâbittir. Hattâ böyle âyet ve duâların yazıldığı muskayı muşamba, naylon gibi su geçirmez şeylere sarılı olarak her zaman taşımaya izin verilmiştir. Mânâsı bilinmeyen veya dinden ayrılmaya sebep olan muskayı okumaya "Efsûn" denir. Bunu ve nazarlık denilen şeyleri kendi üzerinde taşımaya Temîme denir. Muhabbet (sevgi) hâsıl etmek için yapılan muskalara "Tivele denir." Bir hadîs-i şerîfte; “Temîme ve Tivele şirktir (Allah'a ortak koşmaktır).” buyruldu.
Hakîkî Müslüman, bâtıl inançlara inanmaz. Sihir, uğursuzluk, fal, efsun, Kurândan başka şeyler yazılı muska, kehânet ve benzeri şeylere, bunların muhakkak iş yapacaklarına, mezarlara mum dikmeye, tel ve iplik bağlamaya ve kerâmet sâhibi olduğunu söyleyene ehemmiyet vermez. Bunların çoğu esâsen başka dinlerden bize aktarılmıştır. Bâzı din adamlarından kerâmet bekleyenlere büyük İslâm âlimi İmâm-ı Rabbânî rahmetullahi aleyh şöyle demektedir: “İnsanlar din adamlarından kerâmet beklerler. Bunların bâzılarının kerâmeti yoktur, ama diğerlerinden daha ziyâde Allah'a yakındır. Asıl kerâmet, İslâmiyet'i iyi öğrenmek ve ona uygun yaşayabilmektir.” [6]
İslâm, muskayı istememiş, tedavi ya da başka bir amaçla kullanılmasını tavsiye etmemiş ve faydalı olabileceğini söylememiştir. Hattâ muskanın birçok çeşidiyle Allah'tan başkalarının da etkili olabileceğini kabul etme anlamı taşıyacağından, şirk olduğu bildirilmiştir.
Tuvalet gibi yerlere girerken çıkarmak, şirk anlamı taşıyan cümleler, şifreler ve işaretler gibi anlamsız tılsım rumuzları içermemek şartıyla bazı âyetlerin ve bazı mübarek isimlerin, tesiri onlara değil sadece Allah'a bağlayarak üzerinde taşımasının sakıncalı olmayacağı söylenmiştir. Ancak bunun da gerçek tevekküle aykırı bir davranış olduğuna işaret eden hadisler ve bunlara bağlı kabullenişler vardır. (bkz. Elmalı) Ancak bunlarla da tedavi olunabileceği söylenmemiş ve bu istenmemiştir.
Tıbbî tedavi yöntemlerine başvuru emredilmiş olmakla beraber, Kurân-ı Kerîm'den bazı âyetlerin -özellikle Fâtiha Sûresi'nin- ve Resûlullah'ın (s.a.s.) yaptığı bazı duaların okunup hastaya üflenmesi câizdir ve bunun Allah'ın dilemesiyle tesiri olabilir. Ancak şifa sadece Allah'tan bilinmeli ve sadece O'ndan istenmelidir.[7]
Günümüzde "kısmet açma" vs. şeyler için yapılan bidatler, hoca kılıklı sahtekârlardan imdat dilemeler ve her çeşidiyle bu yoldaki uygulamalar şirk belirtisi ve kalıntısı davranışlardır. Bunların kazandıracakları günah; zayi ettirecekleri paralar ve sağlamayacakları faydalar bir yana, şahsen ben mevcut dertlere de dert katacakları kanısındayım. Böyle olan kardeşlerimize, gecelerin gamzelerinde kılacakları teheccütlerden sonra dertlerini Allah'a (c.c.) sunmaları ve O'nun: "Yok mu derdine deva isteyen, vereyim..." diye seslendiği o saatleri ısrarla değerlendirmelerini tavsiye ederiz. Ancak "ağzı dualı" tabir edilen, alim, fazıl ve müttekî insanlardan dua talep etmek, onlardan bir şeyler okumalarını istemek güzeldir ve mahzursuzdur.[8]
Dikkat edilecek diğer bir husus da muska yazarken veya yazdırırken İslâm'a muhalif olan her şeyden uzak durmak gerekir. Ölçü İslâm ve niyet Allah'ın rızası olmalıdır.
Âlimlerin çoğunluğu okuma veya yazma yolu ile tedâviden ücret almayı câiz görmüş bunu haram kabul etmemişlerdir.[9] Ancak bunu istismar etmemek gerekir.
Yukarıdaki şartlara uygun olarak yazılan muskaları kullanmak ve taşımak (caizin terki ise evlâdır). İslâm dini açısından herhangi bir sakıncası yoktur; fakat bu şartlara aykırı olarak yazılan ve taşınan muskalar Allah'a ortak koşma (şirk) anlamına geleceğinden kesinlikle yasaklanmış haram kabul edilmiştir.[10]
Kurân-ı kerîmin hastalıklara şifâ olduğu İsrâ sûresi 82'nci âyetinde meâlen; “Biz Kurândan öyle âyetler indiriyoruz ki, müminler için bir şifâ ve rahmettir. Zâlimlerin ise (küfür ve yalanları sebebiyle) ancak hasârını, zarar-ziyânını arttırır.” buyrularak bildirilmiştir.

Hadîs-i şerîflerde de buyruldu ki:

"Ey Allah'ın kulları! İlâç kullanın! Her hastalığın ilâcı vardır. Yalnız ölüme çâre yoktur. İlâçların en iyisi Kurân-ı kerîmdir."

Allahü teâlânın bir nîmet vermesini ve bunun devamlı olmasını isteyen "Lâ havle velâ kuvvete illâ billâh"ı çok okusun! [6]
Kaynaklar ve Dipnotlar
[1] Elmalılı Hamdi Yazır Hak Dini Kurân Dili İstanbul 1970 IX 6395 vd.
[2] Buhârî Tıb 1; et-Tirmizî Tıb 2
[3] et-Tirmizî Tıb 16; İbn Mace Tıb 33
[4] İbn Mace Tıb 35 36
[5] Elmalılı Hamdi Yazır Hak Dini Kurân Dili IX 6397
[6] Kaynak belirtilmeli.
[7] 156 Buhârî, tip 38,40; Ebû Dâvud,17,19
[8] fikih.ihya.org/islam-fikhi/muska.html
[9] et-Tirmizî Tıb 20; el-Aynî Umdetu'l-Kari V 647
[10] www.islamseli.com/insanin-kendi-ile-ilgili-sorular/65803-yasayan-hurafeler-muska.html


Muskacıların Dayanağı
Her şeye bir dayanak, bir gerekçe arayan insanoğlu, kendi görüşünü kuvvetlendirmek için bazen kutsal değerleri bile istismar edebilmiştir. Nitekim muskacılardan bazıları Kurân-ı Kerim'deki İSRA Sûresi'nin 82. âyetini muska yazmaya delil olarak göstermişlerdir. Oysa zikredilen âyette muska yazmak için bir işaret yoktur. Konunun daha iyi anlaşılması için adı geçen âyetin anlamını ve tefsirini sunalım. İsra Sûresi'nin 82'nci âyetinde Yüce Allah şöyle buyurmuştur:
"Biz, Kuran'dan inananlara rahmet ve şifa olan şeyler indiriyoruz. O, zâlimlerin ise sadece kaybını artırır."
Anlamını sunduğumuz bu âyetin tefsirini, eski Diyanet İşleri Başkanlarından Ömer Nasuhi Bilmen'in "Kurân-ı Kerim'in Türkçe Meali ve Tefsiri" adlı eserinin 4'. cilt, 1905. sayfasından aynen naklediyorum.
"Bu mübarek âyetler, Kurân-ı mübinin ehli iman için bir şifa menbaı, bir ilahi rahmet olduğunu, münkirler (inkar edenler) için de bir helak sebebi bulunduğunu bildiriyor... Şöyle ki:
Kurân-ı Azim ilahiyata, nebeviyata, ibadetlere, ahvali ahirete vesaireye dair nice ahkâmı camidir. (Ve) Yine (Kur'ân'dan) onun kutsi ayetleri olmak üzere (Müminler için bir şifa, bir rahmet olan şeyi indiririz). Evet Kur'ân'ın heyeti umumiyesi, emrazı ruhaniye (ruh hastalıkları) için bir şifadır.
İnsanlar o sayede bâtıl akidelerden, mezmum (kötü beğenilmemiş) huylardan kurtularak manevi sıhhatlerini temin edebilirler. Kurân-ı Kerim ile teberrükte bulunmak, Fatiha-i Şerife gibi sûrelerim hüsnüniyetle tilavet etmek (okumak) de bir nice emrazı cismaniye (bedeni hastalıklar) için bir vesile-i şifa bulunmaktadır. Kurân-ı Kerim beşeriyete bütün esbab-ı kemâlâtı, takip edilecek tariki necatı (kurtuluş yolunu) göstermiş, onları maddi ve manevî helâke sebep olacak şeylerden nehyetmiş, kendilerine dünyada da, ahirette de kemâli selametle yaşayacaklarına vasıta olan pek faydalı şeyleri emreylemiş, bir bakımdan da büyük bir rahmeti ilahiyeden ibaret bulunmuştur. Fakat Kurân-ı Mübin, (zalim için ise) yani: Kurân-ı inkar eden, onun hükümlerine muhalefet eyleyen kimseler hakkında ise (noksandan başka bir şey artırmaz.) Çünkü öyle kimseler Kur'ân'ın beyanatına karşı düşmanlıkta, hürmetsizlikte bulunur, her türlü ahlâksızlığı iltizam eder, manevî felakete tutulmuş olur. Elbette ki tedaviye muhtaç olan bir şahıs, kendisine verilen en faydalı bir ilacı terk eder de midesini zehirli şeyler ile doldurursa kendi hayatına kastetmiş kendisini helâke maruz bırakmış bulunur."
Bu yorumu özetlersek, Kurân hükümlerinin, yanlış yolda olanlara ve körü huy sahiplerine gerçeği görme ve doğruyu bulma yolunda şifa ve rahmet olduğunu, zalimler için ise, bir helak sebebi olabileceğim anlıyoruz. Ancak âyette ne suretle olursa olsun muska yazılacağına dair bir işaret yoktur.
Kurân-ı Kerim, muska yazmak, büyü yapmak için değil, "İnsanlara yol gösterici, doğrunun ve doğruyu eğriden ayırmanın açık delilleri" olarak gönderilmiştir.
Bu son ilahi kitabın âyetlerini rastgele yerlere yazarak, çöplüklere gitmesine sebep olmak veya beşeri çıkarlar için istismar etmek kanaatimizce İslâm'a ve kutsal kitaba ihanettir. Bu işi yapanlara fırsat vermek gaflettir. Hatta müminlerin itikadını zedelemeye hizmettir. En üzücü tarafı ise bunu yapanların kendilerini Hoca (!) olarak lanse etmeleridir. Oysa İslâm'da "Hoca" dinin hükümlerini bilen, bilgisiyle amel eden, örnek ve önder bir şahsiyettir.
İslâm'ın yasak kıldığı işleri yapan ve bu tür davranışlara cevaz veren insan, hoca olamaz. Böyleleri ancak fasık ve münafık olur

Muskacıların Sonu
Ömrünü muska yazarak, fal açarak, sihir yaparak geçiren pek çok insanın sonu hüsran ile noktalanmıştır. Bunlardan kimisi hapishane köşelerinde, kimisi de feci hastalıklara yakalanarak fakr-ü zaruret içerisinde ölmüşlerdir. Bir yazar şunları söylüyor:
"Vakitlerini muskacılıkla geçirenler, bu yoldan her ne kadar menfaat temin ediyorlarsa da bu iş dinen mezmun (kötülenmiş) olduğu için iflah olmuyorlar. Daima hayatları sıkıntı ve sefaletle, beş kuruşa muhtaç olarak geçmekte olduğu müşahade edilmektedir. Hayatlarının sonunda perişan bir vaziyette, miskinlik içinde yaşadıkları görülmektedir... Bunların hepsi yaptıklarının cezasıdır. Çünkü nice bakılması şer'an haram olan göbeklere muskalar yazmışlardır. Diğer muskalarda yazdıkları âyetlerin bir kısmı ayaklar altına ve pisliklere gitmiştir. Nice genç kızları muhabbet muskasıyla aldatmışlardır... Allah'ın men ettiği şeyleri insanlara aşılamışlar, imanın temelini sarsmışlar, İslâm akidesini bozmuşlardır. Böylelikle Hıristiyan adetlerini canlandırarak ve bunları bir kısım insanlara kabul ettirip onların itikatlarını bozarak imanlarını sarsmaları ile tedavisi imkansız olan yaraları İslâm alemine açmışlardır"
Yeri gelmişken bir ibretli olayı nakletmek isterim. Olayı, Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi'nde öğrenci iken Din Psikolojisi Profesörümüz sınıfta anlatmıştı. Ankara'nın köylerinden birinde, muskacılığı, üfürükçülüğü ve gaipten haber vermesiyle günden güne ünü artan bir Hoca (!) türemiş. Ehl-i Keramet olduğu söylenmeye başlanmış. Bu hoca açıktan para almıyormuş, ama gizliden gizliye de verilen para ve bahşişleri geri çevirmiyormuş. Bu hoca, birgün bazı kimseler tarafından şikayet edilmiş. İlgililer, bizim profesörü bir emniyet ekibi ile beraber durumu yerinde tespit ve tahkik etmek üzere, "BİLÎRKÎŞÎ" olarak köye göndermişler. Heyet, köye değişik kılıkla ziyaretçi gibi gitmiş, Hocayı sormuşlar, ziyaret etmek istediklerini söylemişler. "Buyrulsun" haberi gelince evine gitmişler. Loş ve nispeten karartılmış bir oda içerisinde hocanın huzuruna çıkartılmışlar. Hoca: "Siz Allah'ın iyi kullarısınız. Sizin geleceğiniz bana malûm oldu" diyerek kendilerine iltifat ve dua etmiş. Bu esnada, "işte nur indi" demiş ve kalbi nahiyesinde bir ışık parlamaya başlamış. Ayrıca odanın ortasından da parlak beyaz bir cisim geçmiş. Emniyet görevlileri, şüphelenmişler, hocayı ve yardımcılarını etkisiz hale getirmişler. Hoca efendinin üzeri aranmış. Görülmüş ki giydiği beyaz uzun elbise (entari)nin altında ince kabloyla vücudu sarılmış. Kalbi üzerine bir küçük ampul takılmış, cebine de piller koyulmuş. Hoca, cebindeki düğmeye basınca kalbi üzerindeki ışık yanıyormuş. Odadan geçirilen ışıklı cisim de fosforlanmış beyaz bir çarşaf imiş. Böylece hocaefendinin (!) kerametinin sırı ortaya çıkmış.
Bu hatırayı anlatmaktan maksadım gerçek ulemayı, evliya-ı kiramı ve manevi makamları, kesinlikle istihfaf ve istiskal etmek değildir. Olaydaki gibi düzenbazların Yüce Îslâm'ın gerçek VELAYET makamını İSTİSMAR edişlerini kınamaktır. Bu itibarla her aklı başında mümin, halkımızı böyle "sahte evliya" ve "cinci" hocaların tahribatından korumak için elinden gelen gayreti esirgememelidir.
Özellikle din görevlilerimiz, bu tip olaylara karşı daha duyarlı olmalı ve halkı irşat görevinde daha çok gayret sarf etmelidirler. Zira mesleklerinin ve görevlerinin ulviyetini istismar eden böyle bazı madrabazlar çıkabilmektedir.
Bu mütegallibe güruhu, halkımızın temiz itikat, ibadet ve ahlakını zedelemekte, bir sürü bâtıl inancın yayılmasına da vasıta olmaktadırlar. Bu nedenle mânevi sorumlulukları ağırdır.
İnanıyoruz ki hurafelerin azalması, doğru olanı öğretmekle mümkündür. Yolu ve yordamıyla yanlışlar gösterilir, doğru olan öğretilirse halkımız bâtılı terk etmektedir. Bunun örnekleri vardır.
Bu konuyu düğümlerken şu hususu da hatırlatmak isterim. Eskiler, "İnsan beşer, yoldan şaşar" demişlerdir. Gerçekten her insan hata yapabilir. Ancak hatayı idrak edip doğruya dönmek ise, en büyük fazilettir. Bu bakımdan muska, sihir, tılsım vb. İslâm'ın men ettiği işleri yapanlar, muskacının dediklerine inananlar içtenlikle Allah'a tövbe ve istiğfarda bulunurlarsa, inanıyoruz ki Yüce Allah, tövbeleri en çok kabul edendir. Bu bakımdan yanlış yolda olanlara Cenab-ı Hakkin şu buyruğunu hatırlatmak isteriz.
"Ey müminler kurtuluşa ermeniz için hepiniz tövbe ederek Allah'ın hükmüne dönün" (Nur Suresi âyet 14). Sevgili Peygamberimiz Hz. Muhammed (S.A.S) de: "Ademoğlunun hepsi hata işler. Ancak hata edenlerin en hayırlıları tövbe edenlerdir" buyurmuşlardır. Bu ilahi ruhsatı anlayıp da doğru yola dönenlere ne mutlu!..

Ölüm ve Hurafe
Ölüm olayı ile ilgili hurafelerin ne olduğuna geçmeden önce kısaca ECEL konusuna değinmek isterim.
Ecel, insan ömrünün son anı, ölüm vakti anlamına kullanılır. Dini deyim olarak ise; ölüm için takdir ve tayin olunan vakittir. Bu vakit ne öne alınır ne de geciktirilir. Emr-i İlâhi gelince canlının hayatı son bulur. Kur"ân-ı Kerim'de bu husus çeşitli ayetlerde hatırlatılarak şöyle buyurulur.
"Her ümmetin (mukadder) bir eceli vardır. Ecelleri gelince ne bir an geriye atabilirler ne de bir an ileriye alabilirler" (Araf, 34). Bir başka âyette de: "Eğer Allah, insanları zulümleri yüzünden cezalandıracak olsaydı, yeryüzünde hiçbir canlı bırakmazdı. Fakat onları takdir edilen bir müddete kadar erteliyor. Ecelleri geldiği zaman onlar ne bir saat geri kalabilirler ne de öne geçebilirler" (Nahl, 61).
Bilindiği üzere doğumla başlayıp ölüm anına kadar geçen süreye "ÖMÜR" denilir. Her canlının ömürü sınırlıdır. Ömrünü tamamlayan ölecektir. Kur'ân-ı Kerim'de bu da hatırlatılarak şöyle buyrulur. "Her canlı, ölümü tadacaktır. Bir deneme olarak sizi iyilikle de kötülükle de imtihan ederiz. Ve siz ancak bize döndürüleceksiniz" (Enbiya, 35). Ölümden kurtuluş ve kaçış yoktur. Bu konuda hiçbir kimseye müsamaha ve hatır yapılmaz. Çünkü ölüm olayı canlının değişmez kaderidir. Canlı doğar, yaşar ve vakti gelince ölür. Münâfikun Sûresi 11. âyette: "Bir canın eceli gelip çatınca, Allah onu asla geri bırakmaz..." denilmekte ve bu kaderden kaçılamayacağı ifade edilmektedir. Hangi mevki ve makamda olursak olalım, mutlaka ölümü tadacağız, bu değişmez bir gerçek. Ancak insan hemen ölecekmiş gibi ahiretini düşünürken, hiç ölmeyecekmiş gibi de dünya yaşayışını sürdürmelidir. Nasıl olsa öleceğim diye "Terk-i dünya" etmek, dünyadan elini eteğini çekmek, İslâm prensiplerine aykırıdır.
İnsan, ömrünün ne kadar süreceğini, nerede, nasıl ve ne şekilde öleceğini bilemez. Eğer insan öleceği saati ve günü bilebilseydi yaşayamazdı. Paniğe kapılır ve insani niteliklerini kaybederdi. Dünyanın yaşama düzeni bozulurdu. İşte Allah bu durumu ezelde bildiği içindir ki insana bu vakti bildirmemiştir. Bu gizlilik insanı rahatlatmış ve dünya hayatına bağlamıştır. Bununla ilgili olarak Cenab-ı Hak şöyle buyuruyor:
"Aranızda ölümü (keyfiyetini, zamanını, mekanını ve ecellerin miktarını) biz tayin ettik" (Vakıa, 60). Buna göre insan tayin edilen süre içerisinde yaşayışını sürdürme yetkisine haizdir. Çünkü insanoğlu yaşamayı sever. Erken ölmeyi istemez. Bu konuda evhamlıdır. Nitekim halkımız konuyla ilgili olarak bazı olayları ölüm habercisi olarak kabul etmiş, bir sürü hurafeye kanmıştır.
Cenaze ve ölümle ilgili olarak tesbit ettiğimiz yaygın halk inanışlarından bazıları şunlardır.
—Geceleyin herhangi bir evin üzerinde "baykuş veya kara karga" öterse o evden cenaze çıkar.
—Gece herhangi bir evde köpek ulursa ya o haneden ya da yakınından biri ölür.
—At, öküz, inek, dana gibi evcil hayvanlar, eğer gece ahırda huzursuzsa, bağırıyor, kişniyor veya böğürüyorsa, o haneden biri ölecektir.
—Gece vakti bir evden başka bir eve kazan, tava ve tencere verilirse ölümü celbeder.
—Makas ağzı açık kalırsa kefen biçmeye yarar.
—Ölü yıkandıktan sonra kazan ters çevrilmezse bir başkası daha ölür.
—Bir evden ölü çıkarsa o evdeki su kapları boşaltılır. Eğer boşaltılmazsa AZRAİL suları ellediği için biri gene ölebilir.
—Bir evdeki eşyalardan herhangi biri kendi kendine düşer veya kırılırsa ölüme işarettir.
—Ayakkabı çıkarılırken ters çevrilirse o haneden cenaze çıkar.
—Cenaze çıkan evde 40 gün ışık yakılır. Ruh geldiğinde odasını aydınlık bulsun diye.
Daha bir sürü inanışlar!...
Örneklerini sunduğumuz bu inanışların hiçbirisi İslâm'a uygun değildir. Batıl inanıştır. Kimin ne zaman nerede, nasıl öleceğini yukarıda da belirttiğimiz üzere ancak Allah bilir, Allah'ın bildirmediği bir zamanı, bazı olaylara inanarak, "ölüm vakti" diye kabullenmek inanç zaafındandır, bilgisizliktendir!..
Müslüman ölmekten değil, imansız gitmekten korkar. Bunun için mü'minin görevi, Allah'a:
—Ya Rabbi, bana son nefesimde adını anmayı (Allah demeyi), iman ile çene kapamayı nasip et diye dua etmek olmalıdır.
Peygamberimiz Yüce Allah'tan, uzun ömür talebinde bulunmamızı tavsiye etmektedir.
Bizim de dileğimiz, Yüce Rabbimizin her mü'mine sağlık ve afiyet içerisinde uzun ömür ihsan etmesi, vakit-gelince de iman ile huzuruna kabul buyurmasıdır
Temizlik ve Sağlığa Karışan Hurafeler
Müslümanlığın en kısa tarifi temizliktir45 denilebilir. Dinimiz temiz olmayı ve temizliğe uymayı emreder. Peygamber Efendimiz 15. asır evvel: "Ölüm gelmeden evvel hayatın, hastalık gelmeden sağlığın kıymetini bilin" sözleriyle konunun önemine dikkatleri çekmektedir. Çünkü mal, mülk, mevki, makam, servet kısaca herşey, sağlık ve afiyet içinde olursak anlam kazanır.
Osmanlı padişahı Kanuni Sultan Süleyman'ın şu deyişi ne kadar ibretlidir!..
"Halk içinde muteber bir nesne yok devlet gibi Olmaya devlet cihanda, bir nefes sıhhat gibi."
Gerçekten de insan için en büyük devlet, en büyük saadet sağlık ve afiyettir. Sağlıksız bir insan hiçbir işe yaramaz. Sağlıksız insan ibadetini bile yapamaz.Hiç kuşkusuz sağlığın sürekliliği, temizliğe ziyadesiyle riayet etmeye bağlıdır. Onun içindir ki Allah Elçisi Peygamberimiz:
"İslâm temizlik üzere kurulmuştur" buyurmuştur. Temizliği imanın yarısıdır diye söylemiştir. Bunun içindir ki, müslüman dedelerimiz vardıkları egemen oldukları hemen her yerde, öncelikle bilim merkezleri olarak "Medreseleri", sağlık kurumları olarak "Darüşşifaları, Bîmarhaneleri" inşa etmişlerdir.
Anadolu şehirlerinde tarihi belgeler olarak bunlara sık sık rastlanır. Bu arada halkımızdan bazıları (daha çok cahil kimseler) sanki temizliğe riayet suçmuş gibi birtakım hurafelere kanarak şunları uydurmuşlardır.
—Gece ev süpürülürse fakirlik gelir,
—Cuma akşamı ev süpürmek kıtlık getirir,
—Cuma akşamı ev süpürülürse meleklerin kanadı kırılır,
—Cuma günü ev süpürmek günahtır,
—Cumartesi günü çamaşır yıkamak uğursuzluk getirir.
—Misafirin ardından ev süpürmek iyi değildir,
—Zifaf gecesi gelin ve damat sabunla yıkanırsa, sabun acı olduğundan aralarına acı ve ayrılık girer.
—Ev süpürülürken süpürge birine dokunursa uyuz olur. Süpürgeye tükürülürse hastalık bulaşmaz,
—Güneş battıktan sonra ev süpürülmez, uğursuzluk gelir (Kıbrıs),
—Gece tırnak kesilirse ömür kısalır (Kıbrıs),
—Gece değirmen çevrilmez, yoksulluk gelir (Kıbrıs),
—Başı ağrıyan bir kadın camiye gider; yazması ile camiyi süpürür ve yazmayı tekrar başına örterse ağrısı geçer.
—Cenaze yıkanırken teneşirin altına dökülen su, bir şişeye konup habersiz sarhoşa içirilirse içkiyi bırakır.
—Yeni doğan çocuğun ilk dışkısı yattığı odanın eşiğine veya beşiğinin altına konursa cadı zarar vermez, nazar da değmez.
Örneklerini verdiğimiz bu inanışların hepsi hurafedir, İslâmla ilgisi yoktur. Üstelik herbiri zamana, sağlığa ve imana zararlıdır.
Unutulmamalıdır ki, sağlık ve afiyet Yüce Allah'ın insanlara bahşettiği en büyük nimettir. Bu nimeti korumak ve kollamak ise insanın ödevidir. Nitekim büyük İmam İmam-ı Şafii Hazretlerinin bu konuda söylediği şu söz ne kadar ibretlidir:
İmam-ı Şafii diyor ki:
"Âlimi olmayanın dini, doktoru olmayanın da sağlığı yoktur." Sağlıklı yaşayabilmek için de her türlü pislikten kaçınmak gerekir.
—Nazara uğrayan kişi, kuşkulandığı insanın saçından, ayakkabısından veya elbisesinden habersiz bir parça kesip yakarak dumanı ile tütsülenirse nazarı geçer.
—Kötü bir hastalıktan söz edilirken: "Değirmenden geldim unluyum" denilmezse o hastalık söyleyene bulaşır.
—Sarılık hastalığına tutulan kişinin "izinli" denilen biri tarafından alnı jilet ya da çakı ile çizilir. Akan kan alnına ve burnuna sürülür. Yaradan kan aktıkça hastalıkta akar gider denilir.
—Dişi ağrıyan bir kişi mezarlığa gider, mezar taşını ısırır, arkasına bakmadan geri gelirse ağrısı kesilir.
Konuyu Peygamberimizin temizlik ve sağlık üzerine söylediği hadislerden bazı örnekler sunarak bağlayalım.
Allah Elçisi buyuruyor:
—Temizlik imandandır,
—Temizlik imanın yansıdır.
—Yemekten önce ve yemekten sonra ellerinizi ve dişlerinizi temizleyiniz.
—Cuma günleri bedeninizi baştan aşağıya yıkayınız.
—Evleririnizin önünü ve etrafını temiz tutunuz,
—Saçı ile sakalı olan bunları temiz tutsun ve daima tarasın.
—Yemek ve et kokusu sinmiş bezleri yattığınız yerlerde tutmayınız(46).
—Bir kimse hakkıyla abdest alırsa, tırnağının altlarına kadar her taraftan günahları dökülür(47).
—Ümmetime zahmet vermekten çekinmeseydim, her abdest aldıkça misvak kullanmalarını (ağızlarını, dişlerini temizlemelerini) emrederdim.
—"Cuma günü olunca misvak (diş fırçası) kullanmak, en güzel (en temiz) elbisesini giymek, bir de varsa güzel koku sürünmek her müslümanın vazifelerindendir.
—Dişlerinizi, parmaklarınızın boğum yerlerini temizleyiniz. Zira bu hal temizliktir.Temizlik ise imanı davet eder. iman da sahibi ile beraber cennettedir.
—Elbisenizi yıkayınız, saç, sakal ve bıyığınızın fazlasını alıveriniz, misvak kullanınız, ziynetinizi takınınız, tertemiz olunuz."
—Dört şey peygamberlerin sünnetlerindendir:
—Sünnet olmak, misvak (diş fırçası) kullanmak, (güzel) koku sürünmek ve evlenmek (48)
Türkiye'deki Batıl İnançlar
Bartın ve çevresinde çocuk sümüklü olmasın diye hamile kadınlara kelle, paça, balık yedirmezler. Güzel oğlan çocuklarına ve Ay´a baktırılır. Çocukları bir arada ise biri yerde biri kucakta bıraktırılmaz. Yerdekini hemen kucağa alırlar. Annenin gönlünden "benim çocuğum yerde kaldı, hasta olur" düşüncesi geçerse çocuğu hastalanırmış. Yine Bartın ve çevresinde çekilen dişler atılmaz, duvar kovuğuna konur.
Tavşan araç önüne çıkarsa uğursuzluk sayılır. Buğdaydan yapılı başak demeti asılı bir evde yangın çıkmazmış. Oklava elde iken üzerinden atlanmaz. Atlayanın karnı ağrırmış. Gece kül dökülmez ve küle basılmaz. Külün içinde cinlerin olduğuna inanılır. Ayakta pantolon giyilmez, Şeytan ayağını sokar derler. İlk önce sağ ayakla giyilir. Çorap, iç çamaşır ters giyilmez, işlerin ters gideceğine inanılır. Nazar için mavi boncuklar takılır. Kulak çekilerek duvara ve tahtaya vurulur. Siyah matem işaretidir. Rüyada yeşil ve beyaz görülünce sevinilir. Salı ve Cumartesi günleri çamaşır yıkanmaz. Pazartesi, Çarşamba ve Perşembe günleri çamaşır yıkanır. Geceleri örümcek ağı bozulmaz.
Akşam öten horoz uğursuzluğun alametidir. Akşam havakarardıktan sonra komşuya ateş ve tuz verilirse uğursuzluk sayılır. Zaten isteseler de vermezler.
Üç Vakte Kadar...
Kategori: Batıl İnanç ve Hurafeler
Ayşegül
Efendim, mâlumunuz; falı çok seven bir milletizdir. Hatta bunu mâzûr ve geçerli gösteren atasözü de bize aittir; "Fala inanma, falsız da kalma!"
İyi de neden? İnanmaman gerektiği daha başta telkin edilen; ama bir o kadar da çelişki içerisinde vazgeçme de diyen rahmetli "ata"larımız, bazen bize böyle çözülmesi imkansız ve de gereksiz miraslar da bırakmışlardır. Ehh, falsız kalamayanlar için de vazgeçilmez bir tutanaktır bu söz..
Bugüne kadar fal ile bir şeyler kazanmış insana hiç rastlamadım; ama fala inanarak sevgilisinden ayrılan, kocasını takibe başlayan, daha hayırlı iş kapıları için elindeki işten vazgeçen, define arayan - halbuki define aradığı kadar iş arasa, daha kalıcı ve helalinden kazanacak; ama kolay para sevdası işte - velhâsıl, içinde hayata dair ne varsa başvurulan bir kaynaktır (!) Fal.
İçimizde bazen bizi uyarmaya çalışan, yapılanın yanlış olduğunu fısıldayan sese çok nazik ve ikna etmeye çalışır bir şekilde cevaplar veririz. Mesela;
"Fal, tabii ki günahtır. Ama iyilik için bakılıyorsa ya da eğlence için bakılıyorsa; fazla bir şey olacağını sanmıyorum. Bir de, Allah'tan başka kimse, geleceği bilemez. Allah, dilemese; zaten fal diye bir şey de olmazdı. Tabii ki bu benim görüşüm. İllâ ki doğrudur demiyorum. Ama ben böyle düşünüyorum".
Bir de orta da olmak isteriz;
"Canım, o kadar da doğru değil; ama bazen, tam anlamıyla olmasa da bazı şeyler doğru çıkabiliyor."
"Tabii ki geleceği Allah'tan başka kimse bilemez. Yine de her gün, fal bakan olsa baktırırım."
"Dinde kötü olmayan her şey, caizdir. Fal, kötü niyetle yapılmazsa, zaman geçsin muhabbet olsun diye yapılırsa, bence zararsızdır. Ne demişler; fala inanma, falsız da kalma!" vs.
Yani fal hakkında, başka hiçbir şey hakkında olamayacak kadar çok hem dînî (! ), hem ilmî (!) ve de felsefî bilgiye sahibizdir. Hep merak etmişimdir; "Bu fetvalar, acaba hangi kitapta yazıyor?" diye.
Bir de çok daha vahim durumlar var;
"Kocamı kendime bağlamak için ne yapmalıyım? Acaba beni aldatıyor mu?"
Yani bunu sen bilmiyorsan, başkası nasıl bilsin? Kocanı kendine bağlama yolunu neden bir başkasından öğrenmek istersin ki?! Al kocanı karşına, ona sor; "Hayatım, yanlış giden bir şeyler var. Ne yapabilirim? Seni kaybetmek istemiyorum!" falan filan ya da artık hangi dilden anlıyorsa...
Çoğunlukla genç hanımların tamamiyle eş bulma ve en azından bulabileceğine dair bir ışık görebilme arzusuyla başvurduğu da olur fala:
"Bekarım, 33 yaşındayım. Kısmetimin bağlı olduğunu düşünüyorum. Geleceğim hakkında bilgi almak istiyorum."
"Bekarım. 33 yaşındayım. Kısmetimin bağlı olduğunu düşünüyorum."
"39 yaşındayım. Bekarım. Evlenmek istiyorum..." vs.
Tamam; Allah, hayırlı kısmetler versin. İnşallah mutlu yuva kurarsın; ama falcıdan beklediğin nedir? Bak artık ekranlar, evlenemeyen herkesi evlendireceğini vaat eden programlardan geçilmiyor. Falcı, sana duymak isteyeceğini söyleyip senin kendi kendini en az bir 5 yıl daha oyalanmanı sağlamaktan başka ne yapar?
"Eşim ve çocuğum için geleceğimiz hakkında bilgi almak istiyorum."
Niye ve ne ile ilgili bilgi alacaksın? Hadi aldın, ne olacak? Bırakın hatunlar şu eşlerinizin yakasını... Kendinize saygınız olsun biraz.
Bir de burç uyumu var tabii Allah muhafaza, ya koç burcu balık ile anlaşamazsa; "Kusura bakma aşkım. Burç uyumsuzluğu, aramızda aşılması imkansız bir engeldir" veya "Belki yükselenden kurtarabiliriz" ya da "Varsın karakterimiz, huyumuz, suyumuz, kültürümüz, görgümüz, uyuşmasın. Burçlarımız uyuşsun yeter." mi diyeceğiz?
Akla zarar durumlar var bir de. Mesela internette yada TV'deki bazı kanallarda bu işleri üstlenmiş, yani çiftlerin burç uyum-uyumsuzluk meselesini üstlenmiş işsizler vardır. Sen, kendi ismini ve sevdiğin kişinin ismini gönderirsin; o da dakikasında sizin uyumunuzu-uyumsuzluğunuzu yazar. Sen bilmiyor musun uyup uymadığını sevdiğin kişi ile?
Bir de "yıldızname" var; halk arasında "kitap aralama" da denir. Bunun da burçları vardır. Burcunuzu öğrenebilmek için isminiz ve anne isminizin hesaplamasına ihtiyaç vardır. Bu hesaplamaya ebced değeri denir. Fala olan merak bu ebced değer hesaplamasında adeta bir patlama meydana getirmiş ve hiçbir şey, bu kadar öğrenilmek istenmemiş... Üşenmedim, sitenin ziyaretçi defterine tek tek baktım. Tam "Güleriz ağlanacak halimize" hesabı... Bazı ilginç yorumları buraya da aktardım;
"......'nın değerini öğrenebilirsem sevinirim. Ben, yaptım aslında; ama emin değilim"
Nasıl yani?
"Annemin adını bir türlü hesaplayamıyorum. Annemin adı, ....... Yardımcı olursanız sevinirim."
"Ebced hesabına göre ismimin nasıl yazıldığını bilmiyorum. Sin harfinin yanına ye koymalı mı yoksa sin nun mim'den ibaret mi. Sizden ricam; benim, kardeşlerimin ve çocuklarımın ebced değerini bildirmeniz. Sağlıklı, sevgi dolu ve mutlulukla kalın. Adresim bu ......, çok teşekkür ederim. İsimlere gelince, ......"
"......, ....., ...... isimlerinin değerlerini bulamadım" vs.
Bu da ayrı bir bilmece, buyrun;
"Ya şimdi bu yıldızname ne kadar doğru. Yani bu tarihlerde doğanlar, hep böyle olur mu yoksa Allah mı bilir. Neye göre yazılıyor bütün bunlar. Kim karar vermiş böyle olacağına. Kader ve kaza o zaman niye var. Bu üstteki resimler neyi anlatıyor. Resimdeki adamlar ne yapıyor orda. Yanı bu sizin yazdıklarınız, biraz ileriyi görmeyi iddia etmek değil mi?"
Bir başka yorum:
"İlk defa baktırıyorum,"
Neye ve senin göremediğin neyi görecektir?
"......'nın değerini öğrenebilirsem sevinirim. Ben, yaptım aslında, ama emin değilim..."
"Ebced hesabına göre ismimin nasıl yazıldığını bilmiyorum. Sin harfinin yanına ye koymalı mı yoksa sin nun mim den ibaret mi?"
Ve daha sayısız meraklı... Acaba hayata dair, yaşama ve insan olamaya dair asıl değerler için bu kadar kafa yoruyor muyuz? Hiç sanmıyorum!.. Ve dikkat çeken, tamamı ile doğru bir yorum değil! Bence uyarı niteliğindeki bir başka yorum Yıldızname (ve falın her türlüsü boşa vakit harcamaktan ve de sizin hem paranızı hem umutlarınızı sömürmek için adeta bunu sektör haline getirmiş sahtekarlara kapı açmanın yanı sıra, (y. n) sihirdir ve şirk koşmaktır Allah'a! Aklınızı başınıza alın lütfen, gaybı sadece Allah-u Teala hazretleri bilir. O, DİLEMEDİKÇE HİÇBİR ŞEY OLMAZ! Fal unsuru içeren ne varsa İslam'la alakası YOKTUR. Gayb'ın bilgisi, sadece Allah katındadır. Dînen kesinlikle günahtır, bunu unutmayalım.
Yazıyı hazırlamaktaki amacım, azıcık gülümsetmek, çokça düşündürmekti
Not: Bu yazının hazırlanmasında www.gizliilimler.tr.gg'nin "ziyaretçi defteri", "fal", "yıldızname" başlıklı sayfalarında yer alan ziyaretçi-katılımcı yorumlarından hem ilham aldım, hem de faydalandım. Herkese teşekkür ederim...

MUSTAFA ŞAHİN  
 


.com


DUYURU PANOMUZ


AĞAÇ DİKME ÇALIŞMALARI ÇOK GÜZEL ŞEKİLDE YAPILDI...


- ARKADAŞLAR SİTEYE RESİM GÖNDEREBİLİRSİNİZ. MSN ÜZERİNDEN muuglaa@hotmail.com ADRESİNDEN GÖNDERİNİZ. AYRICA RESİMLER SAYFASINDAN SİTEYE ÜYE OLARAK DA GÖNDEREBİLİRSİNİZ TEŞEKKÜRLER



İÇERİKLERİMİZ GÜNCELLENMEKTEDİR..



- AĞAÇ DİKME FESTİVALİ BAŞLADI..




ZİYARETÇİ DEFTERİNE NOT BIRAKABİLİRSİNİZ

 
Reklam  
   
DİİİİKKKKAAAATTTT  
  MÜÜÜÜZZİİİİİİKKKK  
GÜNÜN SÖZÜ VE BİLMECE  
   
HAFTANIN ŞİİRİ  
  Benden selam olsun Bolu Beyi' ne



Benden selam olsun Bolu Beyi' ne
Çıkıp su dağlara yaslanmalıdır.
Ok gıcırtısından kalkan sesinden
Dağlar seda verip seslenmelidir.

Düşman geldi tabur tabur dizildi
Alnımıza kara yazı yazıldı.
Tüfek icat oldu mertlik bozuldu
Eğri kılıç kında paslanmalıdır.

Köroğlu düşer mi yine sanından,
Ayırır çoğunu er meydanından,
Kırat köpüğünden , düşman kanından
Çevrem dolup şalvar ıslanmalıdır.
.

Köroğlu



 
bugün 2 ziyaretçi (2 klik) KİŞİ burdaydı!
=> Sen de ücretsiz bir internet sitesi kurmak ister misin? O zaman burayı tıkla! <=
tütüne son